“Bu
gece kar yağacak”
Hava sonbahardan kışa dönerken hemen kar koklamaya başlar:
“Bu
gece mutlaka kar yağacak.”
Aksini iddia edemezsiniz, masum bir çocuk gibi bakar mavi gözleriyle yüzünüze... Sokak lambasını gösterir:
“Bak ışığa bak, kar tanelerini görmüyor musun?”
Yağan genellikle yağmur, ya da sulu kardır ama o karın ilk tanelerini serpiştirdiğinden, biraz sonra her yerin bembeyaz olacağından emindir. Neredeyse sabaha kadar uyumaz, karın yağmasını bekler... Yerler biraz beyaza dönünce gözleri ışıl ışıl en çocuk haliyle bakar yüzünüze...
“Bak
gördün mü, her yer bembeyaz oldu.” Sonra sesini
kalınlaştırır, daha erkeksi konuşur sizi inandırmak istercesine: “
Yarın bir metreyi bulur...”
Bekleyiş genelde hüsranla sonuçlanır. İstanbul’un karı bir iki serpiştirir, erir gider. O zaman cevabı hazırdır, hiç körünü öldürmez:
“Bizim burada çok yağdı, sabah eridi” der geceyi beklemenin avantajıyla. Siz belirli bir saatten sonra yattığınız için ona “hayır” diyemezsiniz. Zaten deseniz, onun düşlerini kırsanız elinize ne geçecek?
Günün birinde gerçekten kar tutunca heyecandan ne yapacağını bilemez... Her zaman en yoğun kar onun oturduğu yerde yağar. Siz burada yarım metre yağdığından söz etseniz, hemen iddia eder:
“Bizim burada
bir metre yağdı, bahçeyi doldurdu, temizledik, yarım saat sonra tekrar bütün
bahçeyi kapladı.”
Aylarca kar bekler ama kar yağınca kar topu oynamayı, koşmayı bilmez... Hemen en kalın paltosunu sırtına geçirir, heyecanla evin içinde oradan oraya koşarak eldivenlerini arar. Başında kapüşonu, ayağında botları pat pat karların üzerine basarak, karın sessizlik içinde her adımda çıkardığı o ezilme sesini dinleyerek bir ritim tutturur, yürür.
Elleri ceplerinde, ayaklarını karların üzerine vura vura, tek başına...
Fazla uzağa gitmez. Her zaman gidip geldiği pastane, kahve, kafe gibi yerlerden birine girip, çayını söyler. Soğuk üzerine, yollar üzerine giren çıkanla koyu bir sohbete dalar...
Eğer yollar tehlikeli biçimde kapanmamışsa karda Sultanahmet’e gidip, Ayasofya’nın çevresini dolaşmaya çıkar. Ne kadar üşüse de kış gecesi insana daha da ürküntü veren koca binanın çevresinde dolaşır dakikalarca. Burnu kıpkırmızı olana kadar gözlerini dikip, soluk kırmızı taş binanın içini görmeye çalışır metrelerce öteden. Bazen sabit, dakikalarca aynı noktaya bakar. Gecenin sessizliğinde siz onu rahatsız etmeye çekinirken birden yanı başınıza dönüverir:
“Ah
kediler, siz üşüdünüz mü? Haydi sıcak bir yere gidelim.”
Sonra Sultanahmet gezisinin en güzel bölümü başlar. Yüreğinde, beyninde, bakışlarında gizli Ayasofya resimleriyle Yeşil Ev’den içeri girer. Burada herkes tanıdıktır. Gecenin kaçı olursa olsun çay bulunur, garsonlar, resepsiyon görevlileriyle sohbet koyulaşır.
İstanbul’u kısa süre içinde olsa temizleyen beyazlığın içinde evin yolu tutulduğunda saatler gece yarısını çoktan arkada bırakmıştır. Çocuk bestecinin gece nöbeti bitmek üzeredir. Dalgın gözlerle beyaz kar tanelerinin yerine koyar kendini, özgürce uçuşur oradan oraya. Biraz sonra eriyeceğini, yok olacağını bile bile bazen neşe, bazen hırçın bir rüzgarın etkisiyle uçuşur göklerde...
Yaşamının her yeni kışında çocuksu bir neşeyle karşılar karın ilk tanelerini...
Beyazlıkla gelen koyu sessizliğin içinde kaybolur gider bilinmeyen yerlere doğru...
Yine yalnız, her zaman yalnız...
Bu kez sonsuz beyazlık içinde yalnız...