Wolfgang Amadeus Mozart
(1756-1791)
Mozart
müzik sanatında ulaşılmazlığın simgesidir. Şiirde Shakespeare'in olduğu
gibi. onun sanat evreninde belirişi açıklanması olanaksız bir
mucizedir."
J.W.Goethe
BİR DAHİNİN ÖYKÜSÜ
Tuluyhan Uğurlu akademide okumak için Viyana'ya gittiğinde henüz 16 yaşındaydı, ailesinden ilk kez ayrılmıştı ve Almanca bilmiyordu. Bu büyük kentte geçen yalnız günlerinde harika çocuk olarak aynı kaderi paylaştığı Wolfgang Amadeus Mozart ona hep yardımcı oldu. Defalarca onun yaşadığı evlerin, farklı mekanların kapısına gidip, düşlerinde onunla dertleşti...
Mozart üzerine bu yazıyı hazırlayan dostumuz
Aysel İnceoğlu'na teşekkürlerimizle...
"Melodi,
öğrenilmez, hissedilir". Baba Mozart, "Gel, Mozart" dedi, "seninle biraz
ıslık çalalım". Baba Leopald Mozart Salzburg Piskoposunun maaşlı
müzikçisiydi. Anne Mozart ise şehrin en güzel kadınıydı. Küçük W.A.
Mozart, inanılmayacak kadar piyano
çalıyordu. Komşular bu çocuğun
kulaklarının büyülü olduğuna inanıyorlardı. Daha okumayı öğrenmeden ses tonlarını birbirinden ayırmasını
öğrenmiş, kulağına gelen bir melodiyi piyanoda aynen çalarak herkesi
şaşırtmıştı. W.A. Mozart'ın gözleri yüzüne göre çok büyüktü. Salzburg
halkı Baba Leopold Mozart'a ikide bir : Oğlunun bu koca gözleri neler
görüyor? diye sorarlardı, aldıkları cevap da : "Onlarda deha pırıltıları var.
İnsana bakarken "ben şiir yazamam, resim yapamam, ama müzik
besteleyebilirim"
diyorlar. "Ben müzikçi olarak doğmuşum" olurdu.
Şu
W.A. Mozart, pek garip bir çocuktu. Günde belki yüz kere annesiyle babasının
boynuna sarılır, onu sevip sevmediklerini sorardı. Baba, şaka olsun diye
sevmiyorum derse, o iri gözler hemen yaşarıverir, dudakları üzüntüyle
titremeye başlardı. İnsan böyle bir çocukla nasıl başa çıkabilir? Onun
kalbinin yaralarını neyle sarabilir? O kadar duygulu, bir çocuktu ki, davul
gürültüsünden bile rahatsız olurdu.
Mozart, beş yaşındayken bir piyano
konçertosu bestelemişti. Bu o kadar güçlü bir eserdi ki hiç bir piyanist
çalamıyordu. Gerçekten üstün bir kabiliyet... Çocuğu alıp uzun bir Avrupa
turnesine çıkarmalı, küçük kız kardeşini de beraber götürmeli, zira o da bir
dahi çocuktur. Bu iki dahi çocuk sayesinde cepleriniz parayla dolup taşar.
Müzikseverler bu iki küçük şeytana her halde bayılacaklar, onları hediye
ve sevgi yağmuruna tutacaklardır...
...........
Baba Leopold Mozart,
bunları önceden düşünüp iki çocuğunu Münih'e götürdü. Avusturya Kraliçesi
Maria Theresa'nın huzurunda konser vermelerini sağladı. Münih'den sonra
Heidelberg'e gittiler. Küçük Mozart'ın parmakları orgun
tuşları üzerinde
sanki gezinmiyor, uçuyordu. Dinleyiciler onu iyice dinleyebilmek için nefes
almaktan bile çekiniyorlardı.
Baba Mozart çocuklarını Frankfurt'a götürüp
ünlü şair Goethe ile tanıştırdı. Sonra da Fransa'ya gittiler. Madam
Pompadour'un maiyetindeki asilzadeleri eğlendirmek için konserler verdiler.
Londra'ya, Hollanda'ya gittiler. İmparatoriçeler, dahi çocukları kucaklayıp
öpüyorlar, karallar onları ayakta alkışlıyorlardı. Mozart, dünyanın
dokuzuncu harikasıydı. Büyük Sebastian Bach'ın oğlu da bir çok ünlü
müzikçinin hayatının son yıllarında bile küçük Mozart kadar müzik bilgisine
sahip olmadığını söylemişti. Mozart'ın ne de kocaman
kafası vardı. Narin vucuduna göre fazlaca büyük sayılırdı. Mozart
ailesinin dostları küçük oğlanın akıllılığını anlata anlata bitiremiyorlardı.
Küçük Mozart, biraz büyüdükten sonra İtalya'ya giti. Burada müzik
kabiliyetini
geliştirip,yeni eserler besteleyecekti. Ünlü bestecilerin
vatanında Mozart sihirli melodileriyle herkesi coşturmasını bilmişti.
Bestelediği operaların oynandığı tiyatrolar her gece müzikseverlerle dolup
taşıyordu. Üstelik daha çocuk sayılacak yaştaydı. Opera
bestelemek ona hiçte zor gelmiyordu. Sonra hafızası o kadar
kuvvetliydi ki... St. Peter Katadralinde söylenmesi
adet olan Miserere isimli
kutsal eserin notalarını yazmak yasaklanmıştı. Fakat Mozart'ın kulağı
öylesine kuvvetli idi ki, bu eseri bir dinleyişte notalarını ezbere
yazıverdi. Pada da çocuğun bu başarısı üzerine ona şövalye ünvanını
verdi. Bologna'daki Filarmoni Derneği de yirmi yaşından küçük olanları
üye yapmamak için prensibinden vazgeçerek Mozart'ı derneğe
üye yaptı.
Mozart, Kral Mitridates'in hayatını anlatan operasını bu
sıralarda bestelemişti. Eser pek beğenildi. Dinleyiciler, küçük besteciye
büyük tezahürat yaptı. Artık herkes onun olağanüstü kabiliyetinden söz
ediyordu. Devrin tanınmış bestecileri ise dişlerini gıcırdatmaya
başlamışlardı bile, bu bacak kadar çocuk bizi unutturacak, diye
endişeleniyorlardı.
Bir kimsenin çok küçük yaşta başarıya ulaşması çoğu
zaman kötü sonuçlara yol açar.. Büyüdükçe insanlar da artık ona bir harika
çocuk muamelesi yapmaktan vazgeçer. Bir zamanlar küçük sanatçıyı çılgıncasına
alkışlayanlar, karşılarında bir delikanlı görünce dudaklarını büküp
ortadan kayboluverirler.
Mozart'ın da çenesinde sakallar çıkmaya
başlamıştı. Çocukluk devresini geçirmiş, olgun bir delikanlı havasına
girmişti. Artık insanların birbirlerine ne kadar az değer verdiklerini de
öğrenmişti. Çocukluğunun o zafer, alkış, öpücük dolu günleri de çoktan sona
ermişti. Salzburg Piskoposluğunda ayda yirmi beş Mark ücretle orkestra şefi
olarak çalışıyordu. Çevresinden hiç de memnun değildi. Piskopos onu mevkiine
göre fazla genç bulduğu için kıymet vermiyordu. Onun kabiliyetine de
pek inanmıyordu. Mozart'ın konservatuvarda müzik öğrenimi yapmamış
olması da piskoposun şüphelerini artırmaya yetiyordu. Mozart'a durmadan bir
yere gidip ciddi bir müzik öğrenimi yapmasını tavsiye ediyordu. Buna pek
üzülen Mozart da Salzburg'dan ayrılıp kendine başka bir iş aramayı
kararlaştırdı. On beş yaşında opera besteleyip Avrupa hükümdarlarını büyüleyen
ünlü Mozart'a elbet
bir iş veren çıkardı. Babası, bu konuda Mozart'tan daha
karamsardı. Oğluyla yaşlı gözlerle vedalaşırken : "Tanrı'dan başkasına
güvenme, Wolfgang! dedi., insanlar hakkında bir takım acı gerçekler öğrenip
üzülmeni istemem."
Gerçekten de Mozart daha başlangıçta büyük bir hayal
kırıklığına uğradı. Çocukken bol bol alkışlandığı Münih'e gitmişti. Burada
baş vurduğu kapıların hepsinden geri çevrilmişti. Mozart, bir kaç yıl
konservatuvarda okusa belki o zaman bir şeyler bulmak mümkün
olabilecekti. Genç adam, Ausburg'a gitti. İtalya, Almanya, Fransa,
İspanya ve İngiltere'deki genç meslektaşlarıyla
boy ölçüşmeye can
atıyordu. Onun müzik konusunda başaramayacağı hiç bir iş yoktu, hiç kimsenin
de onun kadar güzel piyano çalabileceğine ihtimal vermiyordu. Besteleyeceği
güzel eserlerle milyonların sevgisini kazanması pekala mümkündü. Hiç olmazsa,
zengin ailelerin kabiliyetli çocuklarına müzik dersleri vererek geçimini
sağlayabilirdi. Evet, ders verip zengin olacaktı. Ama gerçekte o bir öğretmen
değil, besteciydi. Ders vermeyi herkes başarabilirdi ama herkesin eser
bestelemesi de imkansızdı. Tanrının ona verdiği kabiliyetleri karanlıklara
gömmeye hiç hakkı yoktu.
Günün birinde Mozart'ın hayallerinin
gerçekleşmesi için bir ümit belirdi. Zengin bir Kont, genç besteciyi Münih'e
davet etmişti. Mozart burada bir Alman operası besteleyecekti. Böylece bir
ulusal tiyatronun doğması için ilk adım atılacaktı. Mozart, bu teklifi pek
beğendi. Hemen zihninden bir hesap yaptı. Yılda dört opera besteleyecek, bir
kaç yüz dolar kazanacaktı. Genç besteci, bir süre neşesini kaybetmedi. Fakat
ne yazık ki Kont, bu projeyi gerçekleştirebilmek için baş vurduğu zengin
dostlarının hepsinden red cevabı almış, proje de suya düşmüştü. Bunun üzerine
Mozart müzik derslerine dönmek zorunda kaldı. Maddi sıkıntılarının yanı sıra
Ausburg'daki hayatına bir türlü alışamamıştı. Bir iki aşk macerasıyla
oyalandıktan sonra Mannheim'e hareket etti. Tatlı güney rüzgarlarının
estiği bu şehirde Mozart kendine yeni arkadaşlar bulmakta gecikmedi. Koro
şefinin kızı Rosa Cannbich ile de
pek iyi anlaşıyordu. Mozart bu genç kız
için bir sürü eser besteledi. Bu arada Aloysia Weber ile tanışması genç
adamın hayatının akışının değişmesine yol açtı. Artık Mozart, Aloysia'dan
başkasını düşünemiyordu. Şan öğrenimi yapmakta olan genç kız bir süre sonra
İtalya'ya gidip çalışmalarına orada devam edecekti. Mozart da Aloysia'nın
peşinden İtalya'ya gitmeye
niyetleniyordu. Fakat baba Mozart oğlunun bu
isteğine karşı koydu. Bir mahalle kızının peşinden İtalya'ya gidilir miydi
hiç? Mozart her şeyden önce kendi geleceğini düşünmeliydi. Bu kızla
evlenip fakir bir müzisyen olarak bir tavan arasında hayatının en güzel
yıllarını tüketmesi doğru muydu? Hayır, değildi. Mozart evlenmeyip, Paris'e
gidecek, orada müzik tahsiline devam edecekti. Tahsilini yaparken müzik
dersleri vererek geçimini sağlayabilirdi. Annesini de Paris"e götürürse daha
rahat yaşayabilirdi.
Birden bestecinin talihi dönmüştü. Doğu
saraylarından birinde geçen operayı halk pek beğenmişti. Artık herkes bu
güzel eserin dahi bestecisinden bahsediyordu. Fakat maalesef Mozart bu
operasından da para yerine bol bol alkış kazandı. Tiyatro sahipleri bütün
kazancı kendilerine ayırıyorlar, bestecilere pek birşey vermiyorlardı. O
devirde bestecilerin haklarını aramaları için başvuracakları bir yer de
yoktu. Dünya, yaratıcılara tapıyor, fakat onları beslemeye nedense
yanaşmıyordu. İşte Mozart'ın da kaderi buydu.
Yeni Alman operasının açlıktan
nefesi kokan Apollo'suydu. Birinci operadan sonra Figaro'nun Düğünü isimli
opera da büyük başarı kazandı. Sevil Berberi'nin hikayesi üzerine kurulan
opera Prag'da pek beğenildi. Operanın melodileri birer dans parçası
haline getirilmişti. Bütün şehir bu melodilerle dans ediyordu. Artık
Figaro'dan başka bir şey de konuşulmaz olmuştu. Mozart da dans ediyordu ama
zevk için değil... Bir sabah, onu evinde ziyaret eden bir arkadaşı genç
bestecinin bir vals mırıldanarak kendi
kendine dansettiğini gördü. Mozart
arkadaşının hayret dolu bakışlarına aldırmayarak gülümsedi : "Üşümemek için,
ekonomik bir yol buldum" dedi. "hava çok soğuk, evde yakacak odun kömür de
kalmadı. Ben de dans ederek ısınıyorum"
Viyanalı müzikçiler genç
meslektaşlarını çok kıskandıkları için onun aleyhinde akıllarına geleni
söylemeye başlamışlardı. Bazıları, Mozart'ın eserlerinde gerektiğinden fazla
nota kullandığını dahi iddia ediyordu. Devrin hükümdarı da Mozart'ın
rakiplerinin etkisi altında kalmıştı. Fakat genç besteci düşmanlarıyla
uğraşmaya vakit bulamadığı gibi onlar kadar kurnaz da değildi. Üzüntüsünü
uğradığı hayal kırıklığını eserlerinde belirtmeye bakıyordu. Bu üzüntülü
devresinde en güzel operasını "Don Juan" ı besteledi. Bu eser bir bakıma
"ölüm" operasıydı. Eserin ilk defa oynanacağı gece besteci yerini alırken
orkestra, imparatorun gelişinde yaptığı gibi trampetlerle Mozart'ı karşıladı.
Halk "Mozart çok yaşa!" diye avaz avaz bağırdı. Artık Mozart şöhretin en üst
ucuna ulaşmıştı. Hatta imparator bile ona sarayda iş vermişti. Gerçi sarayın
baş müzikçisi olmamıştı ama iyisi işsiz bırakılmamıştı ya... Mozart,
kralın onu sırf vicdan azabından kurtulmak için bu işe yerleştirdiğini
biliyor ve buna da çok üzülüyordu. Ama her şeye rağmen genç besteci boynunu
büküp ona bahşedilen nimeti kabullenmek zorundaydı. O devirde bu davranışın
haksızlık olduğunu düşünenler, Mozart'ın uğradığı hakarete üzülenler yok
muydu? Vardı elbet ama bunların sayıları pek azdı. İşte mesela, Salzburg'da
ihtiyar bir adam, gözlerinden yaşlar boşanarak Baba Mozart'ın yanına gitmiş
ve titrek bir sesle : "Tanrı huzurunda yemin ederim ki" demişti. "oğlunuz
bugüne kadar yaşamış bestecilerin en büyüğüdür" Fakat bu adamın sözlerinin
bir önemi yoktu, zira o ne imparatordu, ne de zengin ve nüfuzlu bir
asilzade. Sadece besteci Joseph Haydn'dı...
Mozart, hayatının
belki de en üzüntülü devresini yaşıyordu. Sarayda ona maaşını alıp
başka hiç bir şeye karışmamasını ihtar etmişlerdi. Genç adam, bu hayata
kendini alıştırmaya çalışırken imparator öldü, Mozart'ın da işine son
verdiler. Besteci gene sonatları ve izzeti nefsiyle başbaşa kalmıştı.Genç
adam, maddi bakımdan çok kötü durumda olduğu halde bunu kimsenin
öğrenmesini
istemiyordu. Ders ücretlerini indirse belki de bu yoldan geçimini
sağlayabilirdi ama Mozart buna da yanaşmıyordu. Günlerini
evinde yeni eserler besteleyerek geçiriyordu. Karısı Konstanze de
hastalanmıştı. Mozart, saatlerce karısının başucunda oturup onu oyalamaya
çalışıyor, yeni eserleri için hazırlık yapıyordu. Bir süre sonra karısı
iyileşti ama çok
zayıf düşmüştü. <Mozart maddi imkansızlıklar içinde
kıvranıyordu. Bir şeyler yapmalı bu sefaletten kurtulmalıydı. Yeni imparatora
yaptığı müracaatların hiç birinden bir sonuç alamamıştı. Kralın peşinden
gönderdiği Frankfurt'a gitti. Orada da başarı yerine borçlandı. Karısına
gönderdiği mektuplarda ümidini henüz kaybetmediğini yazıyordu ama gerçekte
Mozart, her şeyden
ümidini kesmişti. Artık onun için tek kurtuluş yolunun ölüm
olduğuna inanıyordu. Bu sıralarda Schikaneder adında bir mason, hikayesini
kendisinin yazdığı "Sihirli Opera" yı bestelemesi için bir teklifte bulundu.
Mozart, bu teklife hemen cevap veremedi. O güne kadar "Sihirli Opera"
bestelenememişti. Başarıya ulaşamamaktan korkuyordu. Fakat Schikaneder, onu
kandırdı. Böylece
Mozart "Sihirli Flüt" isimli opera üzerinde çalışmalara
başladı. Gece Kraliçesinin maceralarını anlatan bu eser, bir peri
operasıydı.
SONA DOĞRU...
Mozart, olanca gücüyle bu operayı (Sihirli Flüt) tamamlamaya
çalışırken baştan aşağı siyahlar giyinmiş esrarengiz bir adam, bestecinin
evine geldi, mühürlü bir zarf uzattı. Yabancı, Mozart'ın bir ölüm marşı
bestelemesini istiyordu. Bu marşın kimin için besteleneceğini ise yabancı
Mozart'a açıklamak istemedi. Meselenin aslı gayet basitti. Ünlü
bestecilere hazırlattığı eserlerin altına kendi imzasını atan zengin bir
amatör besteci bu kere de ölen karısına bir ölüm marşı besteletmek istemişti.
Fakat durum
anlaşılmasın diye de kimin tarafından geldiğini açıklamaması
hususunda kati bir emir vermişti. Bütün bunlardan haberi olmayan Mozart,
marşı kendi ölümü için bestelediğini düşünüyor, siyahlı
yabancının Azrail olduğu fikrini bir türlü aklından çıkaramıyordu. Sihirli
Flüt operasını tamamlayıncaya kadar cenaze marşını unutamadı. Opera
tamamlanıp da büyük başarı kazanınca Mozart
bu defa da cenaze marşını
bestelemeye koyuldu. İki yüz defa temsil edilen Sihirli Flüt bestecisine bol
alkış, tiyatro sahiplerine ise büyük para kazandırmıştı.
Ama zaten
artık hiç bir şeyin önemi kalmamıştı ki... Mozart'ın gözleri bulanık
görüyordu. Sofrada yemeğini kendi kendine yiyebilmekten dahi acizdi. Macaristan ve İngiltere'den besteciye teklifler
geliyordu. Bu iki ülkenin müzikseverleri Mozart'a mevki ve para teklif
ediyorlardı. Bunlardan faydalanmak için harekete geçmenin tam zamanıydı ama
Mozart ölüm korkuları içinde hiç bir şey düşünemez hale gelmişti.
Ölüm
marşını bile tamamlayamadan hastalandı. Hayata gözlerini kapadığı zaman henüz
otuz beş yaşındaydı. Cebinde otuz sekiz dolar kıymetinde bir kaç para,
eşya çıktı.
Bestecinin zengin bir arkadaşı cenaze masraflarını üzerine
almayı kabul etmişti. Bu adam müziğe pek meraklıydı ama cenazeye
fazla masraf etmeye de hiç niyetli görünmüyordu. Mozart'ın cenazesi fakir bir
köylünün cenazesi gibi bir avuç insanla kaldırıldı. O gün hava müthiş
soğuktu. Cenazeye gelenler, daha mezarlığa varmadan birer ikişer evlerine
döndüler. Tabut toprağa verilirken mezar kazıcılarından başka kimse
kalmamıştı. Bestecinin eşi Konstanze, doktorun nezareti altında olduğundan
kocasının son yolculuğunda yanında bulunamamıştı. Genç kadın mezarlığa gitti.
Ağır adımlarla mezarlar arasında dolaşıp kocasının mezarını aradı. Fakat hiç
bir ize rastlayamadı. Nihayet mezarlık bakıcısının kulübesine gitti. Titrek
bir sesle "kocamı nereye gömdüler biliyor musunuz? diye sordu. Adı
Mozart'tı"
Mezarcı, "Mozart mı?" diye mırıldandı. "Ben böyle birini
tanımıyorum."