JOHANN SEBASTİAN BACH (1685-1750)

Derleyen: Zeynep İnceoğlu

Bach ailesinin fertlerinin damarlarında sanki kan değil de müzik dolaşıyordu.

Bach’ların ilki flüt çalan bir değirmenciydi. Onun değirmeninde öğüttüğü ürünün kalitesi hakkında hiçbir bilgimiz olmadığı gibi müziği hakkında da bir fikrimiz yok. Johann Sebastian da ondan söz açarken şöyle demişti : “Her halde müziğinin temposunu, değirmenin kanatlarının rüzgarla dönüşüne uydurmaya çalışıyordu.”

Müzik dünyasında Bach hanedanının fertleri arasında on dördü Jena, Anstadt, Ohrduf, Magdeburg, Mülhausen, Weimar ve Lahm’da org çalarak hayatlarını kazanmışlardı. Onikisi korolarda şarkı söyleyerek, ya da koro şefliği yaparak geçiniyordu. Biri Andstadt’ta Kont Ludwig Gunther’in aylıklı saray müzikçisiydi. Öteki Eisenach’da Saxe Dükünün sarayında müzikçiydi. Bir başkası Meiningen’de Dükün müzikçisi olmuştu. Dördüncüsü Hohenlohe Kontunun yanında çalışıyordu. Biri de Weimar Dükünün Kilise Koro şefiydi. Bach ailesinin en aşağı on üyesi koro eserleri, prelütler,şarkılar, ilahiler, süitler, fügler ve konçertolar besteleyerek müzik tarihlerinde kendilerinden söz ettirmişlerdi. İkisi ünlü birer obua’cıydı, üçü güzel viyola çalıyordu, ikisi de birer keman ustasıydı. Birkaç nesil boyunca, Almanya’nın bir çok bölgelerindeki ünlü müzikçilerin Bach soyadını taşıdıkları bilinmektedir.

Johann Sebestian Bach, “Müzikte tek gaye Tanrıyı hoşnut etmek olmalıdır. Dinine gerçekten bağlı herhangi bir kimse, çok çalışırsa en az benim kadar başarılı olabilir” demiştir.

Sebestian, küçük yaşta sıkı bir din eğitimi görmüş, Tanrıya gerçekten bağlanan kimselerin çok çalışmaları gerektiğine de inanmıştı. “İnsan yeryüzündeyken çok çalışmazsa, öbür dünyada Tanrının huzuruna çıkamaz” diye düşünüyordu. Ona göre hayat, uzun ve amansız bir mücadeleden ibaretti. Çok çalışmak, ağır yükü yerden kaldırıp omuzlara yerleştirmek ve Tanrının Kutsal evine bununla beraber gitmek demekti. Hayat, sadece uzun ve çetin bir
mücadeleydi.

Bach, bazen insanların ilerlemelerini önleyen sebepleri çok zaman insanların yarattıklarına inanıyordu. Bazı budalaların ortaya attıkları düşünceler ve kaideler, başkalarının ilerlemelerine imkan bırakmıyordu. Johann Sebestian Bach da Anstadt Kilisesinde org çalmakla görevlendirilmişti. Kilisenin kendi malı olan org gerçekten iyi cins bir çalgıydı. Daha ellerini tuşlara değdirir değdirmez tatlı eserler çıkarabiliyordu. Fakat kilisenin idarecileri bu durumdan hiç de memnun değildiler. Johann Sebestian’ın kilise korosunun söylediği ilahileri orgda çalış şeklini bir türlü beğenmemişlerdi. Johann Sebestian Bach’dan önce aynı işi yapan müzikçilerle kilise idarecileri arasında hiçbir anlaşmazlık çıkmamıştı. Orgun başına geçip koroyla beraber aynı tempoya uyarak ilahileri çalmak basit bir işti. Fakat yeni orgçu bu usulü büsbütün değiştirmişti.

Nihayet idareciler, Johann Sebestian Bach’a resmi bir şikayet mektubu gönderdiler. Bu mektupta : “Biz yıllardan beri orgcularımızın koroyla beraber org çalmalarına alıştık, araya garip sesler sokmak, ilahilerin havasını değiştirmek ayinlerin kutsal havasını bozuyor” diyorlardı. Hem bu adam, kutsal müziği ne hakla değiştiriyordu? Dahası da vardı : İşe girerken koroda çalışan çocuklarla prova yapmayı, onlara müzik öğretmeyi de kabul etmişti. Fakat aradan bir hayli zaman geçtiği halde Bach orgdan başka bir şeyle ilgilenmemiş, korodaki çocuklarla birkaç dakikacık olsun uğraşmaya tenezzül etmemişti. Bu durumda, Bach’ın kilise idaresine kati bir cevap vermesi gerekiyordu. İlerde genç bilginlerle ilgilenecek miydi, ilgilenmeyecek miydi? Hem Bach her ay maaşını almaya utanmadığına göre,üzerine düşen vazifeyi yapmaktan da kaçmamalıydı.

Bu can sıkıcı durum da çok geçmeden sona erdi. Kilise görevlileri “tembel” orgcuyu çabucak başlarından defediverdiler. O da bir başka kilisede kendine iş buldu. Aylığı da pek az sayılmazdı. Gezegen orgcunun durumundan şikayet etmeye hakkı yoktu. Seksenbeş gulden(altın) ücret alıyor, ayrıca on iki çuval mısır ve altı çeki de odun veriyorlardı. Hatta eşyasını da Anstadta’tan getirtsin diye ona bir araba vermişlerdi. Sevimli, cana yakın bir insana benzediği için Şehir Belediye Meclisi üyeleri ona her yıl bir buçuk kilo balık verilmesini de uygun görmüşlerdi.

Fakat Bach dobra dobra konuşmaktan öylesine hoşlanırdı ki… Daha kilisenin orgunu görür görmez, beğenmediğini açıklayıverdi. Onu pek küçük bulmuştu. Halbuki ondan önce buraya gelen orgcuların hiç biri çalgının küçük oluşundan, tellerinin bozukluğundan, sesinin azlığından şikayet etmemişlerdi. Orgun tuşlarından birkaçının eksik olması ne önem taşıyabilir
diki sanki? Bach’dan önce burda çalışan müzikçiler, bunu hiç önemsememişlerdi. Bu ne biçim adamdı böyle?

Zaman çok geçmeden Bach işinden ayrıldı. Kilisenin idarecileri de üzerinden büyük bir yükü atmış olmanın verdiği ferahlık içinde rahat bir nefes aldılar.

Fakat Bach’ın çok güzel org çaldığı da kulaktan kulağa fısıldanıyordu artık. Genç adam sol eliyle tuşlara basarken sağ elinin üç parmağıyla da başka bir melodi çalmayı başarmıştı. Bazıları onun dördüncü ve beşinci parmaklarıyla bir melodiyi çıkarırken baş parmağı ve işaret parmağıyla da tuşlarda cambazlık yaptığını şaşarak belirtiyorlardı. Bu adam ne kuvvetli ve becerikli bir insandı yarabbi! O devirde, Almanya’daki orgcuların hepsinden daha iri yanı daha hareketli bir adamdı bu. Üstelik neşeli ve arkadaş canlısıydı da. O yaşlı müzikçiler gibi hemen sinirleniveren, titiz, huysuz bir insan da değildi. Tam tersine, neresinden baksanız bir halk adamıydı. Bir çok bakımlardan onu bir nalbanta benzetmekte mümkündü. Orgunun
başında çeşitli notaları çalmaktan ziyade elinde körükle ateş yapmaya çalışan bir nalbant havası vardı onda…

Bazılarına göre Bach, çok fazla kibirli ve gururluydu. Kendini önemli bir şahsiyet sanmakla büyük bir hata işliyordu. Bir keresinde kiliselerden birine orgcu olarak girmek istemiş, fakat o devrin adetlerine göre, Bach’ın kilisenin kasasına bir bağışta bulunması gerekince ünlü müzikçi bu teklifi geri çevirmişti. Kilisenin idarecileri, “gökten melekler inip buraya orgcu
olmak isteseler onlara da aynı şartları kabul ettirmek zorunda kalırız. Şayet melekler bu parayı ödemezlerse orgculuktan vazgeçip cennetlerine dönerler…” demişlerdi.

Fakat bütün bu sözler Bach’ı inançlarından, kararlarından vazgeçirmeye yetmemişti.

Bir başka sefer de Bach’ın bir kilisede iş bulduğu haber alınınca onun işinden ziyade kilisenin bodrumundaki şarap fıçılarıyla ilgilendiği söylenmişti. “Biz bu adamla başa çıkamıyoruz” diyorlardı. Tembellikten her gün biraz daha şişmanlıyor. Eser mi besteliyormuş… Hıh, onun yazdıklarına da eser mi denir sanki? Namuslu bir adam gibi günlük işlerini yapsın, aldığı
parayı hak etsin de gerisi kusur kalsın… orgunu çalsın, Tanrıdan korksun, aldığı parayla geçinmeyi öğrensin, yeter… Yoksa onun yerine bir başkasını bulmak zorunda kalacağız.”

Müzikten anlayan ve çevresindekilerden de korkmayan cesur bir adam:”Dostlarım, siz bu Bach’ı anlamıyorsunuz” demişti, ” bu her hangi bir insan değil, bu bir dahi…”

-Dahi mi? Bizim dahilerle işimiz yok. Bizim kilise müziğini doğru dürüst çalabilecek, ağır başlı, ciddi bir orgcuya ihtiyacımız var.”

Bu dedikodulara rağmen Bach mesut bir hayat sürüyordu. Müzikle dolu bambaşka bir hayattı bu. Ohrduf, Anstadt, Mühlhausen, Lübeck, Leipzig’de kilise orgculuğu yapmıştı. Weimar sarayında çalışmıştı. İmparator Büyük Frederick’in göz bebeği olmuştu. Büyük Alman İmparatorluğunun temellerini atmaya çalışan bu ünlü asker ve devlet adamı, Bach’ı Berlin’de bir org konseri vermeye zorluyordu. Uzun tereddütlerden sonra nihayet Bach, bu yeryüzü cennetine girmeyi kabul etti. Savaşçı Krala, savaş meydanlarında geçirdiği heyecanları, orgunun tatlı melodileriyle unutturacaktı.

İmparator Frederick, Bach’ın saraya geldiğini öğrenince gözleri sevinçle parladı. Maiyetindekilere : “Beyler” dedi, bugün bizler için çok önemli bir gündür, zira Sebastian Bach şu anda aramızda bulunuyor!”

Yol kıyafetleriyle saraya gelen Bach, salondan salona gezerek, saray halkının huzurunda piyano çaldı. Frederick’in sarayındaki yedi piyanoda bildiği parçaları çalmak zorunda kalmıştı.

Frederick, Bach’ın aynı zamanda bazı parçalar da bestelediğini duymuştu. Bach, boynunu büküp, arasıra birşeyler bestelemeye çalıştığını söyledikten sonra İmparatora ” siz şuraya bir melodi yazın ben onu altı değişik şekilde yazayım” demişti. Daha sonra İmparatorun melodisini tanınmayacak derecede değiştirerek harikulade bir eser haline getiriverdi. Frederick, bu parçayı dinleyince hayranlığını gizleyemedi : “Allahım, yeryüzünde yalnız bir tek Büyük Bach var” diye bağırdı.

Bir büyük Bach vardı. Bu doğruydu ama küçük Bach’ların sayısı da pek çoktu… İki kere evlenen ünlü sanatçının yirmi çocuğu olmuştu. Kendisi de bir çocuk gibi oyuna meraklı olduğu için onu çocuklarıyla oynarken görmek mümkün oluyordu. Ailesinin kalabalıklığının yanı sıra, Bach’ın öğrencilerinin de sayısı epeyi kabarıktı. Avrupanın dört köşesinden Bach’ın ününü, teknik bilgisinin üstünlüğünü duyanlar evine akın ediyorlar, ondan ders alabilmek için türlü çarelere baş vuruyorlardı. Bach, kafasının içi yeniliklerle dolu esrarengiz bir adamdı. Piyanoda diğer parmakların yanı sıra küçük parmakla baş parmağın da tuşlara dokunması gerektiğini düşünüyordu. O güne kadar piyanoda bu usulü deneyen çıkmamıştı. Alınan sonuç ise inanılmayacak kadar olumlu bir sonuçtu…

Fakat parmakların hepsini tuşlara değdirmek çok yorucu ve zor bir işti. Bach, küçük öğrencilerinin çalışmaktan bileklerinin ve parmaklarının ağrıdığını fark edince hemen onlara tatlı melodili bir iki küçük parça besteleyiveriyor, çocukları ders arasında gene müzikle eğlendirmeye çalışıyordu. Bach’ın kendi çocukları arasında onun bu metotlarını benimseyebilenler azdı. Bazen de Bach, piyanosunun başına geçip kendi bestelerinden daha zorca bir parçayı seçip çalıyor, bitirdikten sonra : “Bu parçayı benim çaldığım gibi çalmanız şart” diyerek öğrencisinde daha fazla çalışma hevesi uyandırmaya çalışıyordu. Fakat müzik bilgisi öğretmeninkinden bir hayli kıt olan, parmakları henüz piyanonun tuşlarına alışmamış bir
öğrenci, parmaklarını tuşlar üzerinde rüzgar gibi uçuran bir öğretmenle nasıl yarış edebilirdi ki…

Fakat bu usta öğretmenin müzik dilinden anlayanlar da vardı. İşte mesela sanatçının oğullarından Johann Friedrich ile Karl Emanuel babalarının izinden yürümeye kararlıydılar. Babayla bu iki oğlunun birbirlerine çok düşkün olmalarına da şaşmamalıydı. Johann Friedrich ile Karl Emanuel babalarıyla beraber piyanonun başına geçip saatlerce koro parçaları
üzerinde çalışıyorlardı. Bazen de her biri eline bir müzik aleti alıyor ve saatlerce çalışıyordu. Babalarının bestelemiş olduğu parçaları daha değişik şekillerde çalmak için bazen saatlerce uğraştıkları da oluyordu. Ailenin öbür fertleri de bu toplu haldeki müzik çalışmalarına zaman zaman katılıyorlardı.

Bu Bach’lar gerçekten garip tabiatlı, üstün kabiliyetli, eşi bulunmaz insanlardır… Hele baba Sebestian Bach hepsinden de kabiliyetliydi. Bir insan olarak, müziği sever ve anlarsanız, bir acemi müzikçinin çalacağı tek yanlış nota bile sizi çileden çıkarmaya yeter. Çalınan her yanlış nota, kalbinize bir hançer gibi saplanıp acı verir. Böylelerini saçlarından yakalayıp sarsarak “sizler müzikçi yerine ayakkabıcı olmalıydınız” demekten de kendinizi alamazsınız. Bu da sizin fazla kibirli, aksi ve geçimsiz bir insan olduğunuz hissini uyandırabilir. Müzikten anlamayan budalalar sizin gerçek değerinizi anlayabilir mi hiç? Binlerce meslektaşınız gibi günün birinde siz de ilk defa orgun başına oturdunuz ve önünüzdeki tuşlara boş gözlerle baktınız. Fakat günün birinde garip bir düşünce zihninizi kurcalamaya başladı ve her şey gün ışığı gibi meydana çıkıverdi. İnsanlar dümdüz ileriye değil, daima yukarıya bakmalılar. Nasıl bir çocuk, babasından yardım bekler, onun koruyucu kanatları altında yaşamak isterse bir müzikçi de Tanrıdan yardım beklemeli, onun yardımıyla mesleğinde ilerlemeye çalışmalı. Müzik yeryüzünden ahirete ve ahiretten yeryüzüne giden bir yol sayılır.

Fakat Bach, meseleyi bu kadarla bırakmaya niyetli değildi. Notalar, tam bir armoni (uygunluk) içinde bir arada yaşamalıydılar.

Evet, notalar arasında armoni kurmak şarttır ama bunu nasıl başarmalı?
Bach, kendi denemelerinden faydalanarak bu derde de bir çare bulmaya çalışmıştı. Pazar günleri öğleden sonra Bach ailesinin fertlerinin bir araya toplanıp müzikle ilgili konular üzerinde tartışmalar yapmaları adetti.. Bu toplantılarda Bach’ların her biri kendi fikirlerini açıklar, bunları diğer akrabalarıyla konuşup onların da fikirlerini alırdı. Herkes içinden geçenleri söylemekte serbestti. Çoğu kere Bach ailesinin bütün fertleri farkına varmadan hep bir ağızdan konuşmaya başlayıveriyorlardı. Fakat hepsi de iyi niyetli bir takım fikirler ileri sürdükleri için bir ağızdan konuşmalar tam bir armoni içinde cereyan ediyordu. Her ferdin fikri, diğerinki kadar önemliydi. Hep beraber koro parçalarını söylemeye başladıkları zamanda herkes şarkıyı dilediği gibi söylemekte serbestti. Fakat seslerin hepsi bir bütün halini alıyordu.

Bach, hayatının en güzel yıllarını Weimar’da geçirdi. Fakat en büyük acıyı da gene aynı yerde tattı. Sarayın baş orgcusuydu ama günün birinde buraya baş müzikçi olacağını umuyordu. Hele baş müzikçi ölünce Bach’ın ümitleri daha da arttı. Ancak ölenin yerine Bach’tan başkası tayin edilence ünlü müzikçi bir hayal kırıklığına uğradı. Haksızlığın bu derecesine de dayanamayacaktı. Patronuna ağır hakaretlerle dolu bir mektup göndererek
işinden ayrılmak istediğini bildirdi.

Bu arada, onu Weimar’dayken tanıyıp takdir etmiş olan Cöthen prensi Leopold olayı duyunca hemen Bach’a bir haberci gönderip onu kendi sarayına almak istediğini bildirdi.

Prens Leopold sarayında eski üzüntülerini unutan Bach için yeni bir saadet devri başlamış oluyordu. Prens ile beraber seyahatlere çıkıyor, Avrupa’nın tanınmış şahsiyetleriyle dostluk kurabiliyordu. Bu seyahatlerinden birinde Brandenburg asillerinden Prens Christian Ludwig ile tanıştı. Bu genç asilzade konçerto toplamaya meraklıydı. Söz arasında Bach’a da konçerto
ısmarladı. Bach, hemen kolları sıvayıp Prens Ludwig’in ısmarladığı konçertoları bestelemeye koyuldu. İki yıl sonra sonra da altı tane yeni konçerto besteledi. Bunlarla Prensin hatırasına hürmeten ” Brandenburg Konçertoları” adını vermişti. Bach, eserlerini sevinç içinde Prense
yolladı fakat şımarık asilzade Bach’a ısmarladığı eserleri çoktan unutmuştu, notalara şöyle bir göz attıktan sonra bir kenara attı. Ama Bach’ın unutulup kenara atılan konçertoları sayesinde Brandenburg adı müzik tarihlerine geçebilmiştir.

Bach, yıllarca geceli gündüzlü çalışmış, gözlerini pek fazla yormuştu. Son zamanlarda da görme kabiliyeti gittikçe zayıflamıştı. Ünlü besteci 1750 yılının Ocak ayında görme kabiliyetini tamamen kaybetti. Altmış beş yılın ağırlığıyla başı da öne eğilmiş, o eski, yorulmak bilmeyen, güçlü kuvvetli insanın yerine yorgun, bezgin bir ihtiyar almıştı. Fakat o her şeye rağmen sonunun yaklaştığına inanmak istemiyordu. Daha yapılacak o kadar çok iş vardı ki. Bir sürü koro parçaları bestelemek istiyordu, bir konçerto daha yazmalıydı., bir füg daha bestelemeliydi. Fakat görme kabiliyetini iyice kaybettiği için çalışması güçleşmişti. Notaları başkalarına yazdırmak zorundaydı. Fakat gene de durumundan memnundu. Belki hayatta pek önemli bir başarı elde edememiş, tanıdığı din adamlarının izinden tam manasıyla
yürüyememişti ama, o da, notaların yardımıyla Tanrıya hizmet etmişti. Yıllar yılı durmadan dinlenmeden çalışmış, yüzlerce eser bestelemişti. Onun eserleri biraz da kendisine benziyordu. Gösterişsiz, içten gelen, samimi duyguların birer ifadesiydiler. Doğan ve batan güneşe bakarak ötüşen kuşların şarkıları kadar saf ve sade idiler.

Şimdi de sessiz günün sessiz gecesi yaklaşmıştı. Johann Sebestian Bach, şiddetli bir sar’a krizinden sonra kendini bilmeden öbür dünyaya göçüverdi. St. John Kilisesinin mezarlığına gömdüler ve yüz yıla yakın bir süre onu anmak, eserlerini araştırmak kimsenin aklına gelmedi. Bach’ın ölüm haberi, Leipzig gazetesinde kısacık bir haber olarak yayınlandı. Şehir Belediye Meclisi de müzikçinin ölümünden duyulan üzüntüyü kısa bir bildiriyle açıkladı. “Herr Bach’ın büyük bir müzikçi olduğundan şüphemiz yok ama” diyorlardı, “bizim bir müzikçiye değil, müzik öğretmenine ihtiyacımız vardı.”

Kalabalık ailenin bütün yükü, Bach’ın dul eşinin omuzlarına yüklenmişti. Kadıncağız, evin masraflarını karşılayabilmek için kocasının vaktiyle biriktirmiş olduğu parayı da harcadı. O büyük bestecinin eşi bir süre sonra herkesin acıdığı zavallı, fakir bir kadın havasına büründü ve öldüğü zaman da fakirler mezarlığına gömüldü. Bach’ın bestelemiş olduğu eserler de St.
John Kilisesinin dolaplarında unutulup kaldı. Kilisenin okulunda okuyan öğrenciler, piknik yemeklerini sarmak için kağıt arayacakları zaman dolaba gidip Bach’ın eserlerinden birer sayfa koparmayı adet edinmişlerdi. Ludwig von Beethoven, beşinci senfonisinin ölümsüz notalarını bestelerken, Bach’ın sağ kalan tek kızı da bir fakir yurdunda hayatının son günlerini yaşamaktaydı.

Bach’ın öğrencilerinden biri, ustanın mezarı başında bir arkadaşına şöyle demişti : ” Biliyor musun, bizim ihtiyar o kadar alçak gönüllü idi ki dehasının kıymetinden bile haberi yoktu. Dünyanın onu tanıyıp değerini anlaması için aradan belki de yüzyılların geçmesi gerekecek.” Gerçekten de öyle oldu…

© 2013 Tuluyhan Ugurlu Resmi Web Sitesi ·