Cehalet
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre bilgisizlik halidir. Taassup ise sözlükte
bağnazlık ve tutuculuk anlamlarına gelir. Bir düşünceye körü körüne bağlanıp
başka din, inanç ve görüşlere nefret ve düşmanlık hisleri beslemektir. Bu
durumda olan kimselere bağnaz denir. Bağnazlık denilince, öncelikle din konusu
akla gelse de bu sabit düşünce sistemi her yerde karşımıza çıkabilir.

Cehalet
ve taassup kavramları üzerine konuşmaya başlarken, Mustafa Kemal Atatürk’ün
sözleri ile konuya girmek belki de en doğrusudur:

“Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz.
Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük
cahiller çıktığı gibi, hiç okuma yazma bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek
alimler çıkabilir.”

Gazi
Mustafa Kemal’in bu önemli sözlerini Yunus Emre şu dörtlüğü ile ne güzel
anlatır:

İlim
ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen

Ya nice okumaktır

Uzgörü
sahibi insanlar için dünya Üçüncü Dünya Savaşının eşiğindedir. Gezegenimiz bir
cinnet sarmalına düşmüş, cehalet ve taassup hepimizi egemenliği altına
almıştır.

Son
dönemde Müslüman ülkelerde kol gezen bu taassup sarmalı, İslam adına heykelleri
kıran, insanları katleden, kendisinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen,
kendisi gibi yaşamayan insanları “Allah” adına öldüren, işkence eden bir
vahşete dönüşmüştür. Oysa İslam bir zamanlar “selam, barış şemsiyesi altında” tüm
güzellikleri kendinde barındıran, Orta Çağ zorbalıklarına bulaşmayı bırakın,
insanlara eşitlik ve kardeşlik fikirlerini aşılayan, her şeyin önüne sevgiyi
koyan bir inanç sistemidir. Hazreti İbrahim’den asırlar sonra Hazreti Muhammed’in
Kabe’de putları kırması sembollerin ötesinde kafaların içindeki putların da
kırılması anlamında devrimci hareketlerdir.

Ancak
putlar sadece simgelerle değil, düşünceler içinde, görüşlerimiz içinde kalmaya
devam etmiştir. Bugün dünyanın gelişmiş ülkeleri tarafından İslam’a karşı
ayrımsız olarak yürütülen savaş, taassubun “kültür ve bilgi” kisvesi ardına saklanmış,
en zararlı hallerinin başında gelmektedir. İşin acı yanı Batı dünyası son
birkaç yüzyıldır oturttuğu tüm değerleri, tartışmaya açmadan, “doğru” olarak
benimsemiş, onların “doğru”larına karşı çıkanlar cehalet ve taassupla suçlanmış
ve dışlanmıştır. Bu görüş 21. Yüzyılda hala sürmektedir.  

Başta
Hıristiyanlık olmak üzere dinler yüzyıllardır insanları cahil bırakıp, kolay
yönetebilmek için çeşitli ruhban sınıfları tarafından bir silah olarak
kullanılmıştır. Amaç, insanı taassupla sarmalayıp, düşünmesini engellemek, cehennemle
korkutup, belirli bir zümrenin kendi sınıfının ekonomik gücünü artırarak
dünyaya hâkim olması, zayıfı ve yoksulu ezerek bir sömürü düzeni tesis
etmesidir.

İnsanı
dogmalarla donatıp, cahil bırakmak isteyen kilise yüzyıllar boyunca Avrupa’da
tıp ilminin bile gelişimini engellemiş, şifacı kadınlar, cadı olarak tanımlanıp
yakılmışlardır.

Oysa
dinler kesinlikle taassubu emretmez. Tolstoy, hayatı boyunca Hıristiyanlığın
sadeliğini savunmuş, Allah’la insan arasına aracı konulmasına, ikonlara,
heykellere inancın yerine altına ve güce tapan ruhban sınıfına karşı gelmiş, bu
nedenle kilise tarafından adeta aforoz edilmiştir. 

Hıristiyanlık
sarsıntı geçirirken, İslam’ın ilk dönemlerinde din batılla mücadele etmeyi
belki de her kavramın önüne koymuştur. Kur’an’ı Kerim “oku” diye başlarken,
Hazreti Muhammed “Bilgi ibadetten üstündür” hadisi ile o günün düşünce
sisteminde bir devrim yaratmıştır.

Tüm
İslam alimleri cehaletle savaşmayı daima önde tutmuşlardır. Mevlâna “Cahillerin
kalbi dudaklarında, âlimlerin ağzı kalplerindedir” derken, İmam Gazali aynı
konudaki düşüncelerini “Çok yaşamak cahile, cehaletten başka bir şey
kazandırmaz” diyerek belirtmiştir. “Düşünmek en yüksek ibadettir” diyerek,
düşünmenin faziletini, düşüncenin önemini söyleyen Ali Semerkandi de insanlığın
aydınlanmasında bir basamak taşı olmuştur.

21.
Yüzyılı idrak ettiğimiz şu zamanda cehalet ve taassupla mücadelede hepimizin
ciddi manada yanıldığı nokta, bilgilendikçe taassubu yeneceğimiz inancıdır.
Belki bilgilendikçe cehaletin önünü alabiliriz ama taassup ile mücadele kuru
kuruya bilgiyle değil hümanist dünya görüşü ve herkese eşitlik verebilen açık
fikirlilikle olmalıdır. 

Bugün
biliyoruz ki, hiç kimse dünyanın tüm bilgisini beynine sığdıramaz. Herkesin
bildiği bilmedikleri vardır. Önemli olan sorup, dinleyip, öğrenebilmektir.
Düşünmeyi körüklemektir. O zaman ilk görevimiz kendimizi sorgulamak, sonra
herkesi dinlemek, sakince, sıkılmadan, küçümsemeden, tüm dünyayı kendimize
kardeş görerek anlatmak, tartışmak, öğretirken, öğrenmektir.

Günümüzde
moda olup sık sık tekrarlanmasına rağmen pratikte hiç te uygulanmayan bir sözcük
“empati” belki de tüm bu kargaşanın içindeki çözümün temelidir. 

Psikolojide empatinin anlamı ve yöntemi şöyle sıralanır:

1-
İnsanın kendisini başkasının yerine koyarak, olaylara onun bakışıyla
bakabilmesi

2-
Karşıdakinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, içselleştirebilmesi.

3- Belki
de en önemlisi karşısındaki kişiyi anladığını kendisine ifade edebilmesi,
onunla diyalog kurabilmesi…

Cehalet
ve taassupla mücadelemiz zaman geçirmeden hemen, önce içimizde sonra en
yakınımızdaki ile başlamalıdır.

Dilimizden
çoğul olan kavramları asla düşürmememiz birinci prensibimiz olmalıdır. Çünkü
bir cahilin asla söyleyemeyeceği sözlerden biri de “biz”dir. Savaş büyük bir
savaştır. Çünkü Konfüçyüs’ün dediği gibi “Hiçbir şey eyleme geçen cehalet kadar
korkutucu olamaz.” Ama, unutmayalım ki, her keder mutlaka bir kurtuluşla sona
erer.

Sonsuza
kadar sizlerle

TULUYHAN
UĞURLU

© 2019 Tuluyhan Ugurlu Resmi Web Sitesi ·