| Beyazıt
Meydanı'nın başına gelenler
BEYAZIT
DEVLET KÜTÜPHANESİ'ne doğru yürüyorum. Kişiliksiz
bir meydandan, caminin ihtişamına yakışmayan derme
çatma dükkánların önünden geçerek. Ticaretin teslim
aldığı Aydın Muhiti'nde, gözlemcilerin en yorgunuyum.
Beyazıt
Devlet Kütüphanesi...
On dört
yaşımdan beri, yağmaladığım bilgi kovanım.
Devletin kurduğu ilk kütüphane. Tarih 27 Eylül
1882. İlk adı Kütüphane-i Umumi-i Osmani.
İkinci Bayezid Külliyesi'nin içinde. Bilimle dinin
Osmanlı tarzı buluşma yerleri.
Meydanda polisler, polis otoları ve otobüsleri. Meydan;
mühendislerin, mimarların, yapı işçilerinin terk
ettikleri bir şantiye sanki.
Onlar terk ettikten sonra, işportacılar işgal edecek
burayı. Çığırtkanların sesi, kitap okuyanların
beyninde çınlayacak.
Meydanın yalnız mimarisiyle değil ismiyle de oynadılar.
Hürriyet Meydanı dediler, Bayezid'e çevirdiler, neyse
şimdi peşini bıraktılar.
Güneş üniversite kapısına vurmuş, Havuzlu Meydan,
bir sepya fotoğraf gibi soluk ve unutulmuş, bir şimşek
gibi parlayıp geçiyor gözümün önünden. Fotoğrafı
biraz büyütüyorum, mermerden havuz, etrafı çiçekli,
kenarında banklar, fıskıyelerden fışkıran su damlacıkları
havayı serinletiyor. Ruhlara suyun dinginliğini
getiriyor.
Daha 28 Nisan 1960 olmamış, su seslerine kurşun sesi
karışmamış.
Çınaraltı'nda oturuyoruz, Onat Kutlar ölmemiş,
Akşit Göktürk de henüz aramızda.
Öğleye doğru elinde kocaman bir çanta, altın
çerçeveli gözlüğü, sol elinin serçe parmağında
yüzük, boynunda madalyon önümüzden Abdülbáki
Gölpınarlı geçiyor. Hepimiz hayranlıkla ona bakıyoruz.
Cuma namazını kılanlar, Çınaraltı'na gelip
bizle ve birbirleriyle merhabalaşıyorlar.
Polise gerek duymuyoruz, duymuyorlar.
* * *
KAHVEHANELER, lokantalar, o semtin tamamlayıcıları.
Biz üniversite öğrencileri, yeni yazarlar olarak Çınaraltı'ndan
Sahhaflar Çarşısı'na giriyoruz, Kapalıçarşı'dan
geçip, Nuruosmaniye Camii'nin avlusundan
yürüyerek, Cağaloğlu'na kitapçılara
gidiyoruz.
Hiçbir çirkinlik bizim önümüze çıkmıyor. Tarihi
doku bıçaklanmamış. İstanbul henüz mimari seri
cinayetleri yaşamamış.
BEYAZIT Kütüphanesi Müdürü Şerafettin
Koca'nın odasında birlikte eski bir Beyazıt
Albümü'ne bakıyoruz. Fotoğraflar, yazılar bir
meydanın tahribatının acıklı öyküsünü dile
getiriyor.
Havuzun etrafını dolanan tramvaylardaki insanlar,
Haydar Bey'in havuzuna bakıyorlar. Banklarda el ele
oturmuş, öğrenci sevgililere.
Tramvay durağındaki dergici yolumuzu çeviriyor, yeni
edebiyat dergilerini hatırlatıyor bize.
Bir şehrin estetiğiyle kim oynayabilir, her türlü
özgürlüğe evet ama estetik özgürlük'e hayır.
Diğerlerine karışmam ama Avrupa Birliği, Kopenhag
Kriterleri'ne, şehir standartlarını da koymalı,
bunu bize uygulamalı.
Meşum bir renk kataloğundan seçilmiş, pizzacının sarı
duvarına bakamıyorum.
* * *
HAYDAR BEY'in havuzu şimdi sadece Sait Faik'in
Havuzbaşı öyküsünde yaşıyor. Bir meydanın
insan tarihçesini bulurum bu hikáyede:
‘‘Ne dersin sevgilim, Beyazıt Havuzu kışın
donar mı? Murtaza Çavuş'la karısı Hacer Ana'ya donar
dedim.’’
03.03.2002
tarihli HÜRRİYET Gazetesi’nden
|