| Türk Beşleri |
Atatürk’ün
Kurtuluş Savaşını kazanarak ülkenin başında “Reisicumhur” kimliği
ile makamına oturduktan sonra, ilk olarak ele aldığı konuların başında
Türkiye’de müziğin geldiği biliniyor. Bunun nedeni Ulu önderin,
Türkiye’nin yetiştirdiği en ileri görüşlü insan olması,
Avrupa’da bulunduğu görevleri sırasında batı ülkelerindeki opera
temsillerine ve müzik olaylarına gitmeyi adet edinmesidir. Bu sayede
evrensel müzik kültürü ile tanışan bu büyük adam, ileri ülkelerin
uygarlıkta üstünlüğünün kriterlerinden birinin çok sesli batı müziğinin,
kültür düzeyi yüksek çevrelerde vazgeçilmeyecek bir öge olduğunu
sezmiş, bunun genç Türkiye Cumhuriyeti için de geçerli ve önemli bir
gereksinme olduğunu görmüştü. Ata’nın bir şanslı yanı da,
kendisinden sonra gelen Cumhurbaşkanlarından İsmet İnönü’nün de
aynı görüşte olması ve onun girişimlerini dikkatle izlemesi olmuştur.
Bu
sayade 1950 li yılların sonuna değin, devletin müzik politikasında
daima ileriye doğru atılımlar sürmüştür. Ulusal müzik akımı
denilince, genellikle anlaşılan belli başlı isimler, Rusların Rimsky
Korsakof, Modest Mousorgsky, Alexander Borodin, Mily Balakirev, Cesar
Cui’den oluşan “Rus Beşleri” besteciler grubudur. Bizde ise
Hasan Ferit Alnar, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses
ve Ahmet Adnan Saygun’dan oluşan ilk besteciler grubunun her üyesi
kendi anlayışına uyacak biçimde ve üslupta bağımsız olarak müzik
örnekleri yazmış, bunların hepsi de sanat dünyasında seslendirilmiştir.
Bu bakımdan bu ilk bestecilerimizin övgüye layık olduğuna kuşku
yoktur. Ancak sonradan gelen bestecilerden bazılarının aynı yoldan
gittikleri söylenemez. Kimisi “Çağdaş Müzik” başlığının
altında, birtakım sapmalara ve özentilere yöneldikleri için ve bu
nedenle toplumun desteğini de yitirdiklerinden, müzik atılımı eski hızından
çok güç kaybetmiş, bu hamle sanki unutulmaya yüz tutmuştur.
Bu
olayın nedenleri arasında devlet desteğinin Cumhuriyetin başlangıcındaki
hızının azalmasının etkisi çok büyüktür. Ancak sanatla uğraşan
kişilerin “sırf devlet desteği olursa yürür, yoksa durur”
kuralıyla çalışmasını onaylamak da mümkün değildir. Çünkü,
devletin işleyiş çarklarının yasalara göre döndüğü aşikardır.
Bu konudaki yasalarda herhangi bir değişiklik olmadığı halde,
bireylerin çalışma biçimlerinin değişmesi bakımından ortada bir
sebep de bulunmamaktadır.