Wolfgang Amadeus Mozart  

(1756-1791)

 

 

Mozart müzik sanatında ulaşılmazlığın simgesidir. Şiirde Shakespeare'in olduğu gibi. onun sanat evreninde belirişi açıklanması olanaksız bir mucizedir."
J.W.Goethe


"Melodi, öğrenilmez, hissedilir". Baba Mozart, "Gel, Mozart" dedi, "seninle biraz ıslık çalalım". Baba Leopald Mozart Salzburg Piskoposunun maaşlı müzikçisiydi.  Anne Mozart ise şehrin en güzel kadınıydı. Küçük W.A. Mozart, inanılmayacak kadar piyano çalıyordu. Komşular bu çocuğun kulaklarının büyülü olduğuna inanıyorlardı. Daha okumayı öğrenmeden  ses tonlarını birbirinden ayırmasını öğrenmiş, kulağına gelen bir melodiyi piyanoda aynen çalarak herkesi şaşırtmıştı. W.A. Mozart'ın gözleri yüzüne göre çok büyüktü. Salzburg halkı Baba Leopold Mozart'a ikide bir : Oğlunun bu koca gözleri neler görüyor? diye sorarlardı, aldıkları cevap da : "Onlarda deha pırıltıları var. İnsana bakarken "ben şiir yazamam, resim yapamam, ama müzik besteleyebilirim" diyorlar. "Ben müzikçi olarak doğmuşum" olurdu.

Şu W.A. Mozart, pek garip bir çocuktu. Günde belki yüz kere annesiyle babasının boynuna sarılır, onu sevip sevmediklerini sorardı. Baba, şaka olsun diye sevmiyorum derse, o iri gözler hemen yaşarıverir, dudakları üzüntüyle titremeye başlardı. İnsan böyle bir çocukla nasıl başa çıkabilir? Onun kalbinin yaralarını neyle sarabilir? O kadar duygulu, bir çocuktu ki,
davul gürültüsünden bile rahatsız olurdu. Mozart, beş yaşındayken bir piyano konçertosu bestelemişti. Bu o kadar güçlü bir eserdi ki hiç bir piyanist çalamıyordu. Gerçekten üstün bir kabiliyet... Çocuğu alıp uzun bir Avrupa turnesine çıkarmalı, küçük kız kardeşini de beraber götürmeli, zira o da bir dahi çocuktur. Bu iki dahi çocuk sayesinde cepleriniz parayla dolup taşar. Müzikseverler bu iki küçük şeytana her halde
bayılacaklar, onları hediye ve  sevgi yağmuruna tutacaklardır...
Baba Leopold Mozart, bunları önceden düşünüp iki çocuğunu Münih'e götürdü. Avusturya Kraliçesi Maria Theresa'nın huzurunda konser vermelerini sağladı.
Münih'den sonra Heidelberg'e gittiler. Küçük Mozart'ın parmakları orgun tuşları üzerinde sanki gezinmiyor, uçuyordu. Dinleyiciler onu iyece
dinleyebilmek için nefes almaktan bile çekiniyorlardı. Baba Mozart
çocuklarını Frankfurt'a götürüp ünlü şair Goethe ile tanıştırdı. Sonra da
Fransa'ya gittiler. Madam Pompadour'un maiyetindeki asilzadeleri eğlendirmek
için konserler verdiler. Londra'ya, Hollanda'ya gittiler. İmparatoriçeler,
dahi çocukları kucaklayıp öpüyorlar, karallar onları ayakta alkışlıyorlardı.
Mozart, dünyanın  dokuzuncu harikasıydı. Büyük Sebastian Bach'ın oğlu da bir
çok ünlü müzikçinin hayatının son yıllarında bile küçük Mozart kadar müzik
bilgisine sahip olmadığını söylemişti. Mozart'ın   ne de kocaman kafası 
vardı. Narin vucuduna göre fazlaca büyük sayılırdı.  Mozart ailesinin
dostları küçük oğlanın akıllılığını anlata anlata bitiremiyorlardı. Küçük
Mozart, biraz büyüdükten sonra İtalya'ya giti. Burada müzik kabiliyetini
geliştirip,yeni eserler besteleyecekti.  Ünlü bestecilerin vatanında Mozart
sihirli melodileriyle herkesi coşturmasını bilmişti.  Bestelediği operaların
oynandığı tiyatrolar her gece müzikseverlerle dolup taşıyordu. Üstelik daha
çocuk sayılacak yaştaydı.  Opera bestelemek  ona hiçte zor gelmiyordu.  
Sonra hafızası o kadar kuvvetliydi ki... St. Peter Katadralinde söylenmesi
adet olan Miserere isimli kutsal eserin notalarını yazmak yasaklanmıştı.
Fakat Mozart'ın kulağı öylesine kuvvetli idi ki, bu eseri bir dinleyişte
notalarını ezbere yazıverdi. Pada da çocuğun bu başarısı üzerine ona şovalye
ünvanını verdi.  Bologna'daki Filarmoni Derneği de yirmi yaşından küçük
olanları üye yapmamak için prensibinden vazgeçerek Mozart'ı derneğe üye
yaptı.

Mozart, Kral Mitridates'in hayatını anlatan operasını bu sıralarda
bestelemişti. Eser pek beğenildi. Dinleyiciler, küçük besteciye büyük
tezahürat yaptı. Artık herkes onun olağanüstü kabiliyetinden söz ediyordu.
Devrin tanınmış bestecileri ise dişlerini gıcırdatmaya başlamışlardı bile,
bu bacak kadar çocuk bizi unutturacak, diye endişeleniyorlardı.

Bir kimsenin çok küçük yaşta başarıya ulaşması çoğu zaman kötü sonuçlara yol açar.. Büyüdükçe insanlar da artık ona bir harika çocuk muamelesi yapmaktan vazgeçer. Bir zamanlar küçük sanatçıyı çılgıncasına alkışlayanlar, karşılarında bir delikanlı görünce dudaklarını büküp ortadan kayboluverirler.
Mozart'ın da çenesinde sakallar çıkmaya başlamıştı. Çocukluk devresini geçirmiş, olgun bir delikanlı havasına girmişti. Artık insanların birbirlerine ne kadar az değer verdiklerini de öğrenmişti. Çocukluğunun o zafer, alkış, öpücük dolu günleri de çoktan sona ermişti. Salzburg Piskoposluğunda ayda yirmi beş Mark ücretle orkestra şefi olarak
çalışıyordu. Çevresinden hiçde memnun değildi. Piskopos onu mevkiine göre
fazla genç bulduğu için kıymet vermiyordu. Onun kabiliyetine de pek
inanmıyordu.  Mozart'ın konservatuvarda müzik eğrenimi yapmamış olması da
piskoposun şüphelerini artırmaya yetiyordu. Mozart'a durmadan bir yere gidip
ciddi bir müzik öğrenimi yapmasını tavsiye ediyordu. Buna pek üzülen Mozart
da Salzburg'dan ayrılıp kendine başka bir iş aramayı kararlaştırdı. Onbeş
yaşında opera besteleyip Avrupa hükümdarlarını büyüleyen ünlü Mozart'a elbet
bir iş veren çıkardı. Babası, bu konuda Mozart'tan daha kararsardı. Oğluyla
yaşlı gözlerle vedalaşırken : "Tanrı'dan başkasına güvenme, Wolfgang! dedi.,
insanlar hakkında bir takım acı gerçekler öğrenip üzülmeni istemem."

Gerçekten de Mozart daha başlangıçta büyük bir hayal kırıklığına uğradı.
Çocukken bol bol alkışlandığı Münih'e gitmişti. Burada baş vurduğu kapıların
hepsinden geri çevrilmişti. Mozart, bir kaç yıl konservatuvarda okusa belki
o zaman birşeyler bulmak mümkün olabilecekti.  Genç adam, Ausburg'a gitti.
İtalya, Almanya, Fransa, İspanya ve  İngiltere'deki genç meslektaşlarıyla
boy ölçüşmeye can atıyordu. Onun müzik konusunda başaramayacağı hiç bir iş
yoktu, hiç kimsenin de onun kadar güzel piyano çalabileceğine ihtimal
vermiyordu. Besteleyeceği güzel eserlerle milyonların sevgisini kazanması
pekala mümkündü. Hiç olmazsa, zengin ailelerin kabiliyetli çocuklarına müzik
dersleri vererek geçimini sağlayabilirdi. Evet, ders verip zengin olacaktı.
Ama gerçekte o bir öğretmen değil, besteciydi. Ders vermeyi herkes
başarabilirdi ama herkesin eser bestelemesi de imkansızdı. Tanrının ona
verdiği kabiliyetleri karanlıklara gömmeye hiç hakkı yoktu.

Günün birinde Mozart'ın hayallerinin gerçekleşmesi için bir ümit belirdi.
Zengin bir Kont, genç besteciyi Münih'e davet etmişti. Mozart burada bir
Alman operası besteleyecekti. Böylece bir ulusal tiyatronun doğması için ilk
adım atılacaktı. Mozart, bu teklifi pek beğendi. Hemen zihninden bir hesap
yaptı. Yılda dört opera besteleyecek, bir kaç yüz dolar kazanacaktı. Genç
besteci, bir süre neşesini kaybetmedi. Fakat ne yazık ki Kont, bu projeyi
gerçekleştirebilmek için baş vurduğu zengin dostlarının hepsinden red cevabı
almış, proje de suya düşmüştü. Bunun üzerine Mozart müzik derslerine dönmek
zorunda kaldı. Maddi sıkıntılarının yanı sıra Ausburg'daki hayatına bir
türlü alışamamıştı. Bir iki aşk macerasıyla oyalandıktan sonra Mannheim'e
hareket etti.  Tatlı güney rüzgarlarının estiği bu şehirde Mozart kendine
yeni arkadaşlar bulmakta gecikmedi. Koro şefinin kızı Rosa Cannbich ile de
pek iyi anlaşıyordu. Mozart bu genç kız için bir sürü eser besteledi. Bu
arada Aloysia Weber ile tanışması genç adamın hayatının akışının değişmesine
yol açtı. Artık Mozart, Aloysia'dan başkasını düşünemiyordu. Şan öğrenimi
yapmakta olan genç kız bir süre sonra İtalya'ya gidip çalışmalarına orada
devam edecekti. Mozart da Aloysia'nın peşinden İtalya'ya gitmeye
niyetleniyordu. Fakat baba Mozart oğlunun bu isteğine karşı koydu. Bir
mahalle kızının peşinden İtalya'ya gidilir miydi hiç? Mozart her şeyden önce
kendi geleceğini düşünmeliydi.  Bu kızla evlenip fakir bir müzisyen olarak
bir tavan arasında hayatının en güzel yıllarını tüketmesi doğru muydu?
Hayır, değildi. Mozart evlenmeyip, Paris'e gidecek, orada müzik tahsiline
devam edecekti. Tahsilini yaparken müzik dersleri vererek geçimini
sağlayabilirdi. Annesini de Paris"e götürürse daha rahat yaşayabilirdi.

Birden bestecinin talihi dönmüştü. Doğu saraylarından birinde geçen operayı
halk pek beğenmişti. Artık herkes bu güzel eserin dahi bestecisinden 
bahsediyordu. Fakat maalesef Mozart bu operasından da para yerine bol bol
alkış kazandı. Tiyatro sahipleri bütün kazancı kendilerine ayırıyorlar,
bestecilere pek birşey vermiyorlardı. O devirde bestecilerin haklarını
aramaları için başvuracakları bir yer de yoktu. Dünya, yaratıcılara tapıyor,
fakat onları beslemeye nedense yanaşmıyordu. İşte Mozart'ın da kaderi buydu.
Yeni Alman operasının açlıktan nefesi kokan Apollo'suydu. Birinci operadan
sonra Figaro'nun Düğünü isimli opera da büyük başarı kazandı. Sevil
Berberi'nin hikayesi üzerine kurulan opera Prag'da pek beğenildi. Operanın
melodileri birer dans  parçası haline getirilmişti. Bütün şehir bu
melodilerle dansediyordu. Artık Figaro'dan başka birşey de konuşulmaz
olmuştu. Mozart da dansediyordu ama zevk için değil... Bir sabah, onu evinde
ziyaret eden bir arkadaşı genç bestecinin bir vals mırıldanarak kendi
kendine dansettiğini gördü. Mozart arkadaşının hayret dolu bakışlarına
aldırmayarak gülümsedi : "Üşümemek için, ekonomik bir yol buldum" dedi.
"hava çok soğuk, evde yakacak odun kömür de kalmadı. Ben de dansederek
ısınıyorum"

Viyanolı müzikçiler genç meslekdaşlarını çok kıskandıkları için onun
aleyhinde akıllarına geleni söylemeye başlamışlardı. Bazıları, Mozart'ın
eserlerinde gerektiğinden fazla nota kullandığını dahi iddia ediyordu.
Devrin hükümdarı da Mozart'ın rakiplerinin etkisi altında kalmıştı. Fakat
genç besteci düşmanlarıyla uğraşmaya vakit bulamadığı gibi onlar kadar
kurnaz da değildi. Üzüntüsünü uğradığı hayal kırıklığını eserlerinde
belirtmeye bakıyordu. Bu üzüntülü devresinde en güzel operasını "Don Juan" ı
besteledi. Bu eser bir bakıma "ölüm" operasıydı. Eserin ilk defa oynanacağı
gece besteci yerini alırken orkestra, imparatorun gelişinde yaptığı gibi
trampetlerle Mozart'ı karşıladı. Halk "Mozart çok yaşa!" diye avaz avaz
bağırdı. Artık Mozart şöhretin en üst ucuna ulaşmıştı. Hatta imparator bile
ona sarayda iş vermişti. Gerçi sarayın baş müzikçisi olmamıştı ama iyisi
işsiz bırakılmamıştı ya... Mozart, kralın  onu sırf vicdan azabından
kurtulmak için bu işe yerleştirdiğini biliyor ve buna da çok üzülüyordu. Ama
herşeye rağmen genç besteci boynunu büküp ona bahşedilen nimeti kabullenmek
zorundaydı. O devirde bu davranışın haksızlık olduğunu düşünenler, Mozart'ın
uğradığı hakarete üzülenler yok muydu? Vardı elbet ama bunların sayıları pek
azdı. İşte mesela, Salzburg'da ihtiyar bir adam, gözlerinden yaşlar
boşanarak Baba Mozart'ın yanına gitmiş ve titrek bir sesle : "Tanrı
huzurunda yemin ederim ki" demişti. "oğlunuz bugüne kadar yaşamış
bestecilerin en büyüğüdür" Fakat bu adamın sözlerinin bir önemi yoktu, zira
o ne imparatordu, ne de  zengin ve nüfuzlu bir asilzade. Sadece besteci
Joseph Haydn'dı...


Mozart, hayatının belki de en üzüntülü devresini yaşıyordu. Sarayda ona
maaşını  alıp başka hiç birşeye karışmamasını ihtar etmişlerdi. Genç adam,
bu hayata kendini alıştırmaya çalışırken imparator öldü, Mozart'ın da işine
son verdiler. Besteci gene sonatları ve izzeti nefsiyle başbaşa kalmıştı.
Genç adam, maddi bakımdan çok kötü durumda olduğu halde bunu kimsenin
öğrenmesini istemiyordu. Ders ücretlerini indirse belki de bu yoldan
geçimini sağlayabilirdi  ama Mozart buna da yanaşmıyordu.  Günlerini evinde
yeni eserler besteleyerek geçiriyordu. Karısı Konstanze de hastalanmıştı.
Mozart, saatlerce karısının başucunda oturup onu oyalamaya çalışıyor, yeni
eserleri için hazırlık  yapıyordu. Bir süre sonra karısı iyileşti ama çok
zayıf düşmüştü. mozart maddi imkansızlıklar içinde kıvranıyordu. Birşeyler
yapmalı bu sefaletten kurtulmalıydı. Yeni imparatora yaptığı müracaatların
hiç birinden bir sonuç alamamıştı. Kralın peşinden gönderdiği Frankfurt'a
gitti. Orada da başarı yerine borçlandı. Karısına gönderdiği mektuplarda
ümidini henüz kaybetmediğini yazıyordu ama gerçekte Mozart, herşeyden
ümidini kesmişti. Artık onun için tek kurtuluş yolunun ölüm olduğuna
inanıyordu. Bu sıralarda Schikaneder adında bir mason, nikayesini kendisinin
yazdığı "Sihirli Opera" yı bestelemesi için bir teklifte bulundu. Mozart, bu
teklife hemen cevap veremedi. O güne kadar "Sihirli Opera" bestelenememişti.
Başarıya ulaşamamaktan korkuyordu. Fakat Schikaneder, onu kandırdı. Böylece
Mozart "Sihirli Flüt" isimli opera üzerinde çalışmalara başladı. Gece
Kraliçesinin maceralarını anlatan bu eser, bir peri operasıydı.

SONA DOĞRU...

Mozart, olanca gücüyle bu operayı (Sihirli Flüt) tamamlamaya çalışırken
baştan aşağı siyahlar giyinmiş esrarengiz bir adam, bestecinin evine geldi,
mühürlü bir zarf uzattı. Yabancı, Mozart'ın bir ölüm marşı bestelemesini
istiyordu. Bu marşın kimin için besteleneceğini ise yabancı Mozart'a
açıklamak istemedi.  Meselenin aslı gayet basitti. Ünlü bestecilere
hazırlattığı eserlerin altına kendi imzasını atan zengin bir amatör besteci
bu kere de ölen karısına bir ölüm marşı besteletmek istemişti. Fakat durum
anlaşılmasın diye de kimin tarafından geldiğini açıklamaması hususunda kati
bir emir vermişti. Bütün bunlardan haberi olmayan Mozart, marşı kendi ölümü
için  bestelediğini düşünüyor,  siyahlı yabancının Azrail olduğu fikrini bir
türlü aklından çıkaramıyordu. Sihirli Flüt operasını tamamlayıncaya kadar
cenaze marşını unutamadı.  Opera tamamlanıp da büyük başarı kazanınca Mozart
bu defa da cenaze marşını bestelemeye koyuldu. İki yüz defa temsil edilen
Sihirli Flüt bestecisine bol alkış, tiyatro sahiplerine ise büyük para
kazandırmıştı.

Ama zaten artık hiç bir şeyin önemi kalmamıştı ki... Mozart'ın gözleri
bulanık görüyordu. Sofrada yemeğini kendi kendine yiyebilmekten dahi acizdi.
Bıcağı tutacak gücü bile kalmamıştı. Macaristan ve İngiltere'den besteciye
teklifler geliyordu. Bu iki ülkenin müzikseverleri Mozart'a mevki ve para
teklif ediyorlardı. Bunlardan faydalanmak için harekete geçmenin tam
zamanıydı ama Mozart ölüm korkuları içinde hiç birşey düşünemez hale
gelmişti.

Ölüm marşını bile tamamlayamadan hastalandı. Hayata gözlerini kapadığı zaman
henüz otuz beş yaşındaydı.  Cebinde otuz sekiz dolar kıymetinde bir kaç
para, eşya çıktı.

Bestecinin zengin bir arkadaşı cenaze masraflarını üzerine almayı kabul
atmişti.  Bu adam müziğe pek meraklıydı ama  cenazeye fazla masraf etmeye de
hiç niyetli görünmüyordu. Mozart'ın cenazesi fakir bir köylünün cenazesi
gibi bir avuç insanla kaldırıldı. O gün hava müthiş soğuktu. Cenazeye
gelenler, daha mezarlığa varmadan birer ikişer evlerine döndüler. Tabut
toprağa verilirken mezar kazıcılarından başka kimse kalmamıştı. Bestecinin
eşi Konstanze, doktorun nezareti altında olduğundan kocasının son
yolculuğunda yanında bulunamamıştı. Genç kadın mezarlığa gitti. Ağır
adımlarla mezarlar arasında dolaşıp kocasının mezarını aradı. Fakat hiç bir
ize rastlayamadı. Nihayet mezarlık bakıcısının kulübesine gitti. Titrek bir
sesle "kocamı nereye gömdüler biliyor musunuz? diye sordu. Adı Mozart'tı"

Mezarcı, "Mozart mı?" diye mırıldandı. "Ben böyle birini tanımıyorum."