M. Daniyal Eriç anlatıyor:
 

Anılarıyla yaşayan bir müzikçinin portresi

Cemal Reşit Rey adını duyunca, gençliğimde başımdan geçen kimi olayları kıvanç duyarak anımsarım... Örneğin,  İstanbul Teknik Üniversitesindeki öğrencilik yıllarım 1943 ile 1949 arasındaki dönemde geçenler bunların içindedir. 1945’te sona eren İkinci Dünya Savaşı’nın  bitimiyle birlikte, savaşın kasvetli günlerinin gerilerde kalmasıyla ve ayrıca Üniversitede mezuniyetimin yakınlaşmasının etkisiyle umutlarla dolu bir ortamın içinde, uygar yaşamın gerektirdiği koşulların bana göre en başında gelen müzikle olan ilgimi ilerletmiş, adeta çabalarımın  büyük bölümünü o alana yöneltmiştim. Üniversitede derslerden ayırabildiğim oranda, etkinliklere katılmaya başlamıştım. Atatürk’ün gösterdiği yolda yürüyerek, klasik batı  müziğinin tanıtılması amacıyla çalışmalar yapıyordum. Çoğunlukla öğle tatillerinde açıklamalı plak dinletileriyle başlayan bu girişimlerim, sonra oda müziğine ve resitallere dönüşmüştü. Bütün bunları yaparak gerçekleştirmeye beni özendiren ve büyük yardımlarına  müteşekkir olduğum kişi Cemal Reşit Rey’dir.  Bir bakıma kendimi onun öğrencisi gibi hissediyordum. Sonuçta bu girişimim  öylesine büyüdü ve gelmişti ki, Üniversitemizde gerçek virtüozların resitallerini, oda müziği dinletilerini izlemeye başladık. Bir kezinde , Hocamız Ordinaryüs Profesör Salih Murat Uzdilek, konserden sonra bana dönerek,  “Sizin bu girişimlerinizle  yakında burada bir konservatuvar açılırsa  hiç şaşmayacağım!...” demişti. Daha o sıralarda, ortalıkta şimdiki gibi Türk Müziği Konservatuvarı kurulması fikri yoktu. Şimdi, böyle bir gelişme de olmuş İTÜ Devlet Konservatuvarı kurulmuş, üstelik kemancı Cihat Aşkın gibi üstün yetenekli bir sanatçı da yetiştirilmiş bulunuyor.  Demek ki “üstadımız” Cemal Reşit Rey’in ön sezisi, benim girişimlerimi güçlendiren böyle yetenekli öğrenciler, diğerlerinin ürünlerini kısa sürede ortaya koymayı başarabiliyorlar.

Sanırım, bu atılımlarla başlayan müzik hamlesi bununla da kalmamıştır. Nitekim, Cemal Reşit Rey, arkadaşı Muhittin Sadak’ın kurduğu Konservatuvar korosunu kullanarak önce bir yaylı çalgılar grubu kurup sonradan “İstanbul Şehir Armoni Orkestrası”nın  elindeki değerli üyelerinden de yararlanarak 1946 sezonundan başlayan düzğün konserlerle, İstanbul gibi müzik kültürü ve geleneği bulunan bir kentteki eksikliği gidermeye yöneldi.  Böylece, İstanbul’da da bir Devlet Senfoni Orkestrası kurulmuş oldu. Bundan sonra Cemal Reşit Rey’in idealleri, soyut birer düşünce olmaktan çıkarak birer olumlu kuruluş halinde ortaya çıkmıştır. Günümüzde, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, yetişkin kadrosu ve seçkin konuk şefleri sayesinde uluslar arası müzik evreninde hak ettiği düzeye erişmiş ve hemen bütün orkestra repertuvarını seslendirecek duruma gelmiş bulunuyor.

Biraz da büyük üstadın geride bıraktığı müzik yapıtlarından ve kişiliğinden söz etmek isterim. Besteci olarak Cemal Reşit Rey, ismi özellikle Avrupa müzik sosyetesinde en çok konuşulmuş, besteleri seslendirilip dinlenmiş müzikçimiz olarak bilinir. Ancak, daha önce değindiğim gibi, o müzik alanında  ”çok yönlü” bir sanatçı olarak bir çok dallarında çalışmış ve başarılı olmuş bir kişidir.  Bestecilik’ten öteye iyi bir piyanist olarak solo resitaller  de  verdiği  gibi oda müziği gruplarıyla da çalmış, orkestra ile konsertist olarak başarılı konserlere katılmış, İstanbul Belediyesi Konservatuvarında bir çok ve çeşitli dallarda öğrencilere dersler vermiştir. Ayrıca orkestra yöneticisi olarak uzun yıllar yaptığı görevlerle İstanbullu müzikseverlerin kültürüne büyük katkılarda bulunmuştur.  Denilebilir ki, döneminde yetişen İstanbullu müzikçilerin tümüne emekleri geçmiştir. Uzun  Dalga Ankara Radyosu’nun 1938 Ekiminde yayına geçmesiyle, Batı müziği yayınları şefi olarak kuruluş dönemindeki kritik gönlerinde iyi bir önseziyle ve büyük bir çaba  harcayarak kurumu teşkilatlandırmıştır.

Pek çok sayıdaki ve çok değişik formlardaki bestelerinin hepsini burada saymak olanağı bulunmasa da, en tanınmış olan birkaçından söz edeceğim. Kuşkusuz en çok seslendirilen orkestra yapıtı, Beş bölümlü “Enstantaneler”, tipik bir Cemal Reşit Rey yapıtı olduğu kadar, İstanbul’un çeşitli köşelerinden anıları canlandıran ve sesler getiren bir müziktir.  İzlenimci bir görünümdedir.

“Çalgıların Söyleşisi” başlığını  taşıyan ve iki korno, arp ve yaylı çalgılar için yazılmış olan eserinde,besteci, kişiliği kendine özgü bir besteleme tekniği kullanmıştır.

“Fatih Senfonik Şiiri” tarihsel olayları konu alan ve bestecinin en verimli dönemi olan 1950’lerde kaleme alınmış ve zengin orkestralamasıyla dikkati çeken olumlu bir bestedir.

“Bataklı Damın Kızı Aysel” aynı adı taşıyan bir film için yazılmış film müziği, besteciden ilk dinlediğim yapıt olması, ulusal ezgilerden esinlenmiş ilk çok sesli eser olması yönünden beni çok etkilemiştir.

“Eski bir İstanbul Türküsü Üzerine Çeşitlemeler, Piyano ve Orkestra için” bu eski ezgi, yani “Katibim Türküsü” üzerine yerli-yabancı birçok müzik  müzik çalışmaları yapılmış bulunsa da ben, Cemal Reşit Rey’in bestesini beğenirim. Özellikle “Çeşitlemeler” bölümündeki ustalıklı düzen ve yaratıcı esin çok önem kazanır.

Bestecimizin en önemli girişimi, bence yalın halk bireylerine “Çok sesli” müziği sevdirebilmek için gösterdiği çaba ve özellikle bestelediği operetler olsa gerekir. Bunlardan ikisi, herkesin hatırlayıp mırıldandığı “Lüküs Hayat”  ve “Deli Dolu” Operetleri en tanınmış olanlarıdır.