LUDWİG VAN BEETHOVEN (1770-1827)
Bach, müziğin matematikçisiydi, Mozart şairi, Beethoven ise filozofu...
İnsan beyninin bahçesinde en son tomurcuklanıp çiçek açan da felsefe
tohumu
değil midir? Beethoven hakkındaki bu yazıyı Tuluyhan Uğurlu'ya her zaman
destek olan sanatsever dostumuz Aysel İnceoğlu derledi.
Beethoven bir dahi çocuk değildi. Delikanlılık çağında da öyle
kimseye
benzemeyen bir hava taşımıyordu. Öğretmenleri de ondan pek memnun
değildiler. Ona bestecilik öğretmekte olan Albrechtsberger, Beethoven
şimdiye kadar bir şey öğrenemedi demişti, bundan sonra da öğreneceği
yok.
Besteci olarak ben onda en küçük bir ümit dahi göremiyorum.
Beethoven'e bir süre armoni dersleri veren Hayd bile öğrencisinin
meziyetlerini farkedememişti. Aslında Beethoven, öğretmenlerinin
anlayamayacakları derecede büyük hayaller peşindeydi. Ama henüz bunları
açıklayacak zemin bulamamıştı. Beethoven ancak otuz yaşındayken ilk
senfonisini besteleyebilmişti. (1800)
Ama piyanosunun başına geçtiği zamanlar her şey değişiyordu. Daha küçük
yaşta iyi bir piyanist olacağını ispat etmişti. Kısacık, küt parmaklarıyla
piyanonun tuşları üzerinde harikalar yaratabilmekteydi. Babası,
Bonn'da
kilise korosunun şefiydi. Oğlu daha dört yaşındayken ona piyano ve keman
dersleri vermeye başlamıştı. Johnann van Beethoven, içkiye düşkünlüğü
yüzünden evini geçindirecek kadar paraya bir türlü sahip olamıyordu. Küçük
Ludwig'in kabiliyetini keşfedince eve para getirsin diye onu yetiştirme
işini üzerine aldı. Gerçekten de Ludwig daha yedi yaşındayken halk
huzurunda
konser verecek duruma gelmişti. Evde devamlı hasta yatan annesiyle sarhoş
babasının bitmek tükenmek bilmeyen kavgaları küçük çocuğun ruhu üzerinde
önemli tesirler yaratmıştı. Onüç yaşındayken sarayda org çalarak
evin
masraflarının bir kısmını ödeyecek hale geldi. Dört yıl sonra Viyana'ya
gitti. Bir süre Mozart'tan ders aldı. Beethoven'in kabiliyetini keşfeden ilk
müzik öğretmeni de Mozart'tır. Bir gün Beethoven evinde piyano çalarken
Mozart onu odadaki dostlarına göstermiş, bu çocuğa dikkat edin demişti,
bir
gün gelecek, bütün dünya ondan bahsedecek.
Beethoven'in annesinin hastalığı günden güne artıyordu. Vereme
yakalanmış
olan genç kadının durumu ağırlaşınca Beethoven de tekrar Bonn'a döndü.Birkaç gün sonra ise hasta kadın oğlunun kolları arasında son nefesini
verdi. Beethoven, dert ortağı ve biricik dayanak noktası olan annesini
kaybedince çılgına döndü. Annesinin verem aldığını, kısa bir süre
sonra
kendisini de aynı akibete uğrayacağını düşünüyordu.
BEETHOVEN'İN YAŞAMINDAKİ KADINLAR
Sırasıyla Kontes Erdody, Prenses Lichnowsky, Prenses Lichtenstein, Bettina Van Brantano
Karısının ölümünden sonra Baba Beethoven kendini iyice içkiye vermişti. Artık evin bütün yükü Beethoven'in omuzlarındaydı. Babasından başka
iki
küçük kardeşi Anton Carl ile Nikolaus Johann'ın bakımı Beethoven'e
kalmıştı. Delikanlı gündüzleri evin işlerini de yapmak zorundaydı. Sağlık
duru onu endişelendiriyor, evin işleri, ekmek parası kazanma derdi
Beethoven'i bunaltıyordu. Son derece aksi, sinirli bir insan olmuştu. Çevresindeki insanların ondan çok daha rahat ve mutlu yaşayabildiklerini
düşündükçe öfkeleniyor, herkese düşman kesiliyordu. Arkadaşlarıyla
konuşurken onlara daima kötü sözler sarfediyor, en küçük fırsatta işi
kavafaya döküyordu. Saçı başı darmadağınık dolaştığı için herkes
ona çılgın
ispanyol diyordu. Fakat herşeye rağmen Beethoven'in bir çok da dostu
vardı.
Çevresindekiler bu kavgacı fakat dürüst delikanlıyı seviyorlardı.
Onun hayatın gerçekleri karşısındaki davranışları da hoşa
gidiyordu.
Kalabalık salonlarda, arkadaş toplantılarında daima yabancı kalıyordu ama
bu
toplantılarda da herkes sadece onunla ilgileniyor, herkes onunla konuşmak
için sabırsızlanıyordu. Bu çirkin, atlet vücutlu, inatçı adamda herkesi
çeken gizli bir kuvvet vardı sanki.
Beethoven, yirmi iki yaşında Viyana'ya yerleşti. Artık ellerinin ustalığı
sayesinde kendi ayakları üzerinde duracak hale gelmişti. Piyanoda gösterdiği
başarı sayesinde Prens Carl Lichnowski ile eşinin de dikkatini çekti.
Avusturyalı aristokratlar müziğe çık meraklıydı. Asil karı koca
Beethoven'i
evlerine aldılar ve ona yılda altı yüz florin (üç bin Türk lirasına yakın)
ödemeyi kabul ettiler. Bu arada genç müzisyeninin Viyana sosyetesinde de
tanınmasına yardımcı oldular.
Beethoven, bir süre neşeli, kayıtsız bir insan olmayı denedi. Hatta kendine
bir atlı araba almayı düşünecek kadar da lükse merak sardı. Parlak renkli
kumaşlardan elbiseler yaptırıyor, dans dersleri alıyor ve etrafını saran
genç kızlarla dostluk kurmaktan da çekinmiyordu. Beethoven, Viyana
sosyetesinin bir numaralı erkeği olmuştu. Her yere davet ediliyordu, her
gittiği yerde itibar görüyordu. Ama çok geçmeden bütün bunlar, asi ruhlu
bestecinin sinirine dokunmaya başladı. Asillerin ona yakınlık göstermeleri
öfkelenmesine sebep oluyordu. Genç adam, mutluluk bana yaramıyor diyerek
durumunu açıklamaya çalışmıştı, daha doğrusu ben mutlu olmak için
yaratılmamışım. Gerçekten de bestecinin dehasını geliştirebilmesi için
yalnızlığa ihtiyacı vardı. Yalnız yaşamalı, ısdırap çekmeliydi ki
eser
verebilsin. Ben dünyaya mutlu, kaygusuz bir hayat sürmek için değil, büyük
eserler yaratmak için gelmişim diyordu. Beethoven bunları düşünerek
sosyeteden elini eteğini çekti. Onun kabaca davranışları iyi kalpli prens
ile eşinin de sabrını tüketiyordu. Fakat onun, şımarıklıklarına,
huysuzluklarına boyun eğmeye de kararlıydılar. Hatta bir keresinde Prens,
hizmetkarlarından birene şayet Beethoven de seni benim çağırdığım sırada
çağırırsa önce onun yanına gidip emirlerini yerine getirmelisin demişti.Prens, sanatın her şeyden önce geldiğine inanıyordu.
Beethoven, annesinin ölümünden sonra hastalık korkusundan kendini bir türlü
kurtaramamıştı. Vücudunun hep ağrılar içinde olduğunu zannediyor,
kendine
hasta süsü veriyordu. Bestecinin üzüntüleri bu kadarla da bitse iyi ...
Herkesin onu iyi bir piyanist, kötü bir besteci olarak tanınmasından
da şikayetçiydi. İlk eserleri, güzel çalan fakat güzel eser yaratmaktan
aciz
bir müzikçinin eserleriydi. Halbuki Beethoven, her şeyden çok yaratıcılığa
önem veriyordu. Tek isteği, ihtirası güzel eser bestelemekti ama işte otuz
yaşına yaklaştığı halde dikkati çekip ilgi toplayacak bir eser
ortaya
çıkaramamıştı.
Arkadaşlarının ona cesaret vermemeleri Beethoven'i ümitsizliğe
düşürmemişti. Dehasının er geç anlaşılacağından emindi. Nitekim 1800
de
tamamladığı Birinci Senfonisi Beethoven'in ilerde bir şeyler
yapabileceğini
müjdelemesi bakımından önem taşıyordu. Bu eserde, besteci kendisinden önce
yaşamış olan bestecilerin eserlerinin etkisi altında kaldığını göstermişti
ama gene de ileriye doğru atılmış bir adım sayılırdı bu eser.
Müzik eleştiricileri Beethoven'in yenilikler peşinde koşmaktan vazgeçip
eski
usulde eser bestelemesini tavsiye ettiler. Fakat Beethoven hiç başkalarının
sözlerini dinler mi? İkinci senfonisiyle eleştiricilere adeta meydan okudu.
Bu senfoninin Largetto temposundaki ikinci bölümünde orkestranın çeşitli
sazları bir melodiyi karşılıklı tekrarlayarak bir nevi notalı dedikodu
yapıyorlardı. İki ayrı grubun aynı melodileri karşılıklı tekrarlanmasından
sonra üçüncü bir grup araya karışıyordu. Eleştiricilerden biri
Beethoven'in
bu eserini dinledikten sonra bu gidişle bizim orkestralar sazlı dedikodu
dernekleri haline gelecek dedi.
Beethoven bu sözleri de duymamazlıktan geldi. Birkaç sineğin ısırması yarışı
kazanmaya azmetmiş bir atı durduramaz diyordu. Eleştiriciler ise
Beethoven'in sadece bir konuşmadan ibaret olmakla kalmayıp aynı zamanda
gramer yanlışlarıyla da dolu olduğunu belirttiler. Onların düşüncelerine
göre bu konuşma, cahil bir adamın konuşmasından farksızdı. Beethoven, bu
sert hücumlara da aldırmadı.
Hiç kimsenin önünde eğilmeyen, kimsenin sözünü dinlemeyen bu inatçı
ve
kibirli adam, her gün yeni bir gönül macerasının esiri oluyordu.
Ancak evli
kadınlarla hiçbir zaman ilgilenmemeyi prensip edinmiştir. Yalnız Beethoven,
bir kadının kalbini kazanmak için gerekli olan meziyetlerin hepsinden
yoksundu. Üstelik son zamanlarda kulakları da ağır duymaya başlamıştı. Bestecinin ilgilendiği kadınlar onun bu durumuna üzülüyor, genç
adama
acımaktan kendilerini alamıyorlardı. Gerçekten de Beethoven acınacak
haldeydi. Sağırlık onu sadece cemiyetten, insanlardan uzaklaştırmakla
kalmıyor, aynı zamanda çalışmalarını da güçleştiriyordu.Bestelediği
eserleri
duyamamak Beethoven'i çileden çıkarıyordu. Dostlarına "ben
duymuyorum,
yüksek sesle konuşun" diyemediği için onlardan kaçmak zorunda
kalıyordu.
Bir ara hayatına son vermeyi de düşünmedi değil. Fakat eserler
besteleyebilmek için daha yaşaması lazımdı. Sanatı uğruna bu fedakarlığa
katlanacaktı. O kaderiyle mücadele ederken, bir kumandan da Avrupanın savaş
meydanlarında başka bir uğurda ölümle burun buruna çalışıyordu.
Beethoven,
insanlığın kurtarıcısı, saltanatın düşmanı olarak tanıdığı
Napolyon
Bonaparte'ye hayrandı. Bestelediği üçüncü senfoniyi de ona ithaf etmeyi
kararlaştırmıştı. Tam eserin müsveddelerini Paris'e göndermeye hazırladığı
sırada Napolyon'un fedakar kahraman hüviyetinden sıyrılıp kendini imparator
ilan ettiğini duyunca müthiş sinirlendi. Öfkeyle senfoninin ithaf
sayfasını
yırttı. "Demek Napolyon da alelade bir insanmış" diye bağırdı,
"diğer
diktatörler gibi o da insan kalplerini zedelemekten başka bir şey
bilmiyor".
Beethoven, üçüncü senfonisini Napolyon'a ithaf etmekten vazgeçti. Eserine
"Eroica" (Kahraman) adını koydu ve "vücudu hala yaşadığı
halde ruhu çoktan
ölmüş olan bir büyük adamın hatırasına hürmeten" kelimelerini
ekledi.
Yıllar geçtikçe, Beethoven'in huzursuzluğu da artıyordu. Arkadaşlarına
bağırıp çağırıyor, hizmetçilerine kitap çanak fırlatıyor hatta
patronlarına
da hakaret ediyordu. Bir keresinde Prensin sarayına Napolyon'un ordusuna
mensup subayların geldiğini görünce o gece piyano çalmaktan vazgeçmişti.Prens " misafirlerimin huzurunda piyano çalmazsan, harp esiri olarak şatoda
hapsedileceksin" diye ihtar etti. Bu sözler üzerine Beethoven hiç bir şey
demeden şatodan dışarı çıktı ve bardaktan boşanırcasına yağın yağmur
altında
üç millik yolu yürüyerek kasabaya geldi. Burada araba beklerken Prense
de
bir mektup yazdı : "Prens" diye başlamıştı, "sen bugünkü
halini, doğuşuna ve
talihine borçlusun. Ben ise kendi kendimi yetiştirdim. Bugüne kadar binlerce
prens geldi geçti, bundan sonra da binlercesi yaşayacak. Fakat yeryüzünde
yalnız bir tek Beethoven vardır."
Beethoven, öğrencilerine karşı gayet sert davranıyor, onlara hiç durmadan
dinlenmeden egzersiz yapmaları gerektiğini anlatıyordu. Hanım öğrencilerin
yanında bile Beethoven öfkesini gizlemek zahmetine katlanmıyordu. Bazan
günlerce ortadan kayboluyor, onu aramaya çıkanlar da besteciyi ormanda, ağaç
altında ellerini şakağına dayamış bir halde buluyorlardı. Onu sükünete
kavuşturan tek yer ormanda, ağaçların yanıydı. Beethoven, hasretini çektiği insan sevgisini ağaçlarda arıyordu. Sağırlığının her gün biraz
daha
artmasına karşılık bestelediği eserlerin sayıları da günden güne artıyordu.
Beethoven, dördüncü senfonisini neşeli bir aşk senfonisi olarak
bestelemişti. Bestecinin üçüncü ve beşinci senfonilerinin yanında dördüncü
senfoni biraz sönük kalmaktadır. Bu arada Beethoven, Fidelio operasını da
bestelemeye başlamıştı (1804). Boully adındaki yazarın "Leonore"
isimli
eserlerinden aldığı operanın bestelenmesi bir hayli uzun sürdü. Beethoven,
insan seslerini sevmediği için onlara göre bir eser yaratmakta güçlük
çekiyordu.
Mozart için müzik şairi diyenler, Beethoven için hiç çekinmeden müzik
filozofu demektedirler. Besteci "Kader" senfonisi adıyla anılan beşinci
senfonisinde, felsefesini en ince noktalarına kadar anlatır. İnsanların
kaderleriyle yaptıkları savaşın hikayesidir bu... Başlangıçta, insanoğlu
kadere karşı açtığı savaştan galip çıkacak gibi görünmekteyse de son
zafer
gene kaderin olacaktır...
Beethoven'in hayatının en önemli olaylarından biri de onun ünlü şair
Goethe
ile tanışmasıdır. Besteci geçirdiği şiddetli bir sinir krizinden sonra
dinlenmek, biraz da kendini toplamak için Teplitz'e gelmişti. Burada ünlü
şair Goethe ile karşılaştı. Hayli yaşlanmış olan şair, genç besteci üzerinde
derin bir iz bırakmıştı. Teplitz'deki yaz tatili süresince iki sanatçı sık
sık buluşmak fırsatını elde etti. Beethoven'in sağırlığı iki şöhretin
rahatça konuşmasını önlüyordu. Fakat birbirlerinden pek hoşlandıkları için sık sık ormanda yürüyüşe çıkıyorlar, bazı kereler hiç
konuşmadan
dakikalarca yürüyorlardı. Bazen de aralarında fikir ayrılıkları
beliriyor,
şiddetli münakaşalara girişiyorlardı. Goethe, asaleti her şeyden üstün
tutuyordu. Onun aksine Beethoven de demokrat ruhluydu. Bir gün parkta
dolaşırken Krala rastladılar. Beethoven, karşıdan gelenlere hiç aldırmadan
başı yukarda yoluna devam etti. Gothe ise yanındakilere hürmette kusur
etmedi. Sonra da yaptığı kabalıktan ötürü Beethoven'i azarladı. Bu yüzden
de
iki dostun arası açıldı.
Beethoven akrabalarına karşı da dostlarına yaptığı gibi haşin davranıyor,
bestelediği sevgiyi sert davranışlarıyla gizlemeye çalışıyordu.
Küçük
kardeşlerinden Johann ilaç imalatı üzerinde çalışmış, başarılı bir iş
adamı
olmuştu ve her zaman da başarılarıyla övünmekten hoşlanıyordu. Aynı
zamanda
büyük bir arazi satın aldığını da herkesin bilmesini istiyordu. Bir gün,
ağabeysini ziyarete gittiği zaman kartvizitine "Johann van Beethoven - Akıl
sahibi" kelimelerini yazmayı ihmal etmedi.
Besteci, kardeşi Caspar'a daha fazla yakınlık gösteriyordu. Bir süre onu
yanında sekreter olarak da çalıştırdı. Caspar öldükten sonra da o
tarihte
dokuz yaşında olan oğlu Carl'ı yanına alıp onu manevi evlat edindi.
Beethoven, küçük Carl'ın bakımını üzerine almakla omuzlarına pek ağır
bir
yük yüklemiş oluyordu. Carl'ın annesi zengin bir ailenin kızıydı ve
kocasının kardeşine çocuğunu vermek istemiyordu. Yengeyle kayınbirader
mahkemelik oldular. Dava yıllarca sürdü. Beethoven'in maddi durumu iyice
kötüleşmiş, üstelik mahkemenin verdiği heyecan ve üzüntü sihhatini de
bozmuştu. Herşeye rağmen Beethoven sevgili yeğeninin tahsili için bir
kenara
bir miktar para ayırdı ve kendi ihtiyaçlarından fedakarlık yaparak varını
yoğunu Carl'a harcamaya koyuldu.
Yeğenin de günün birinde iyi bir besteci olacağına inanıyordu. Fakat
maalesef bu konuda onu büyük bir hayal kırıklığı beklemekteydi. Carl,
idaresi son derece güç olan asi ruhlu bir çocuktu. Okulda ders çalışmaktan
sa bilardo salonlarında oyun oynamayı tercih ediyordu. Amcasından aldığı
harçlık masraflarına yetmediği gibi bir sürü de borca girmişti. Bir
keresinde delikanlı intihar etmeye kalkışmış, aklınca dertlerinden
kurtulmak
istemişti. Gerçi Carl'ın intihar denemesi yarım kalmıştı ama Beethoven bu
olaydan sonra kendini bir türlü toparlayamadı.
Carl van Beethoven sonradan iyi bir insan olmuş, akıllanıp uslanmış,
amcasının müziğiyle iftihar etmiştir. Fakat Beethoven, haylaz yeğeninin
akıllandığını maalesef görememişti.
Çeşitli sıkıntılar ve artan sağırlık Beethoven'in gerektiği kadar fazla
çalışmasına imkan bırakmıyordu. Sekiz senfonisini de 1815'ten önce, yani
Carl'ı evlat edinmeden önce bestelemişti. Dokuzuncu senfonisini ise 1824'ten
önce tamamlayamadı. Dokuz yıl süren ısdırap büyük bir neşe tufanıyla
son
bulmuştu. Dokuzuncu senfonisi o güne kadar bir benzerine daha rastlanmamış,
inanılmayacak derecede güzel bir eserdi. Beethoven, eserin son bölümüne ünlü
Alman şairi Schiller'in "Neşeye Şarkı" isimli eserini de koro parçası
olarak besteleyip eklemişti. Dokuzuncu senfoniyi dinleyenler kulaklarına
inanamıyorlardı.
Bu muazzam eser, ilk defa 7 Mayıs 1824 tarihinde Viyana Kraliyet
Tiyatrosunda çalındı. Kulakları artık adam akıllı sağırlaştığı
halde
besteci eserinin idaresini başkasına bırakmak istememişti. Besteci şef
değneğini (baget) eline aldıktan sonra konseri başından sonuna kadar
hiçbir
aksaklığa sebep olmadan idare etti. Fakat konser bitip de halkın çılgınca
alkışları salonu inletmeye başladığı zaman Beethoven, hayatının en acı
dakikalarını yaşadı. Zavallı besteci, çevresinde olup bitenlerden
habersizdi. Alkışlara karşılık olarak halkı selamlamasını ona işaretle
anlatmaya çalıştıkları zaman da bestecinin
üzüntüsü son haddini buldu. Dehşet içinde iki eliyle kulaklarını kapadı,
hıçkıra hıçkıra ağlayarak salondan uzaklaştı. Kader,Beethoven'e en büyük
darbesini indirmişti, ölümü de yakındı artık..
Konser gecesinden sonra yatağa düşen Beethoven, aylarca ölümle pençeleşti. Son mücadelesi de iki gün iki gece sürdü. Artık kendini bilmez bir halde
yatıyordu. Dışarıda ise korkunç bir fırtına hüküm sürmekteydi. Şimşekler
çakıyor, rüzgar uğuldayarak esiyor, yağmur bardaktan boşanırcasına
yağıyordu. Bir ara şimşek çakmasıyla ölümsüz besteci de gözlerini açtı,
sağ
yumruğunu havaya kaldırdı, hafifçe boşlukta salladı, sonra başı geriye
düştü, ölmüştü...