Aydın Karlıbel Anlatıyor:
 

 

YAŞAMI ÖĞRETEN CEMAL REŞİT REY

AYDIN KARLIBEL

Cemal Reşit Rey aramızdan ayrılalı on yıl geçivermiş. Henüz dokuz yaşında iken, 1966 yılında beni öğrencisi olarak kabul etmişti. Ailece her haftasonu Pazar günleri izlediğimiz İstanbul Şehir Orkestrası Konserlerini yönetirdi Şan Sineması Salonu’nda. Antraktta kulise gider, kendisinin elini öperdim. “Nasılsın benim küçüğüm?” diye beni severdi o yıllar.

Cemal Bey müziğin enginliklerindeyken tarifi zor bir ruh hali içine girerdi. Bu ancak büyük maestro’lara özgü bir vecd, yoğun bir konsantrasyonun yol açtığı bir “üst-bilinç” haliydi. Müziği soluyan, müzikle yaşam bulan bu yüce ruhun yönettiği konserlerde, adeta parapsikolojik bir olgu benzeri orkestraya yansıttığı ve müzisyenleri içine çekip aldığı bir deneyime dönüşürdü bu hal. “Avucunun içi gibi bildiğini” söylediği senfonik konserinde bu olguyu hep gözlemlemiştir. “Cemal Hoca” karizmatikti: Alır götürür, uçurur büyüler ve her seferinde eğitir, sonunda hayran bırakır, sevindirirdi.

Antraktta kuliste dinlenirken siyah paltosunu üşümemek için sırtına alır, hayranları ve orkestra ile yoğun ve neşeli bir sohbete koyulurdu ki, bu sohbetlerin konusu çoğu kez dinlemeye doyum olmayan ve rengarenk bir ifade ile size naklettiği anekdotlar olurdu.

İleri yaşlılığında bile, yılların acımasızca yıprattığı ve benim gözümde kutsal Bechstein piyanosunda armoni derslerini ve çok sevdiği Chopin ve Bach ile opera partisyonlarını çalıp söylemeyi, bıkmadan dahiyane “doigte”ler koymayı, doğru entonasyon için ilginç solmizasyon formülleri bulmayı hemen hemen vefatına dek sürdürdü Hocamız. Ne var ki, kireçlenmiş olan ellerini eskisi gibi açamıyor buna “çar-na-çar” katlanıyor, geniş aralıkları artık basamıyordu tuşlarda. “Bechstein piyanomun bana satın alındığı zamanki yeni halini tasavvur edemezsin!” demişti bir derste.

Tüm büyük ve yüce ruhlu insanlar gibi Cemal Reşid büyük bir doğa aşığıydı. Hayvanlardan atı derin bir tutkuyla severdi.

Serencebey’deki derslerden birisinde sokakta zavallı bir kediyi acımasızca tekmeleyen bir çocuğu derhal balkona çıkıp korkunç bir gürlemeyle öyle bir azarlamıştı ki çocuk neye uğradığını şaşırmış ve odadaki bizler bile onun bu halinden biraz ürkmüştük.

Gençliğim nedeniyle üstesinden gelemediğim bazı zorluklar için Fransızların şu deyişini hatırlatırdı: “Genç bilseydi, yaşlı yapabilseydi!” (Si jeunesse savait, si viellesse pouvait) Uzun emekler, yenilmez bir irade ve tükenmez bir sabırla sanatta nurlanışa  varılabileceği inancı doğrultusunda La Fontaine “Çiftçi ve Çocukları” (Le Laboureur et ses enfants) başlıklı fabli üzerinde düşünmek ve ders almak gerektiğini vurgulamıştı. Ve bir başka dersinde Beaudelaire’in söylediği bir sözü kendisi tekrarladı: “Ben bu dünyada beşyüz yıl yaşadım! Bu süreye bedel bir hayat tecrübem oldu.”

Cerrahpaşa Hastanesi Nöroloji Kliniğinde, 1985 Ekim’inin ilk günlerinde ayrılmadığım başucunda Cemal Reşid Rey’in kristalleşen bir anısı onu yaşama bağlı tutuyordu: Gabriel Faure’nin pederi Ahmet Reşid Rey’i Paris Konservatuarı’nın merdivenlerinde karşılayışı. “Son günlerimi yaşadığıma kanaat getirdin mi?” diye sormuştu.

Cemal Reşid’i ülkemizin sadece büyük bir kompozitörü ve müzikçisi olarak anırsak bunun eksik olacağı kanısındayım. O ulus için uygarlık, çağdaşlık ve mevcudiyetinde temsil ettiği tüm erdemlerle sonsuza dek bilgelik ve Yaşam Hoca’mız olarak içimizde olacak.

OCAK 1995

 

 

 

 

 

 

 

Cem