Konyalı Şair Halim Uğurlu’nun oğlu olan dünyaca ünlü Türk Bestecisi ve Piyanist Tuluyhan Uğurlu, Konya Yeni Meram gazetesine verdiği röportaj ile yaşamına ve sanatına dair bilinmeyenleri anlattı.

Anadolu’dan esinlenerek oluşturduğu eserlerini tarihi mekanlarda seslendirerek mesaj gönderen ünlü Piyanist Uğurlu, “Herkes unutabilir ama sanatçı unutmaz. Tuluyhan Uğurlu, yaşadıklarımızı ve değerlerimizi unutturmayacak” dedi.

TULUYHAN UĞURLU KİMDİR?

Konyalı Şair Halim Uğurlu’nun oğlu olan dünyaca ünlü Türk Bestecisi ve Piyanist Tuluyhan Uğurlu, 15 Kasım 1965’de İstanbul’da doğdu. Yeteneği 4 yaşında keşfedildi ve aynı yıl İstanbul Belediye Konservatuarı piyano bölümüne kabul edildi. 7 yaşında devlet tarafından açılan Harika Çocuklar Sınavı’nı kazanarak yurt dışında yüksek müzik eğitimi yapmaya hak kazandı. Lise ve konservatuarın ardından eğitimini Viyana Müzik Akademisi’nde tamamladı. Akademide master yaparken, sadece kendi eserlerini seslendirmeye başladı. 1996’da Türkiye’de İstanbul Kanatlarımın Altında film müziği ile ünlendi. Cumhuriyetin 75. yıl kutlamaları için “Mustafa Kemal Atatürk ve Güneşin Askerleri”, büyük depremin ardından “Şehrin Gözyaşları” isimli eserlerini besteledi ve bunları albüm haline getirdi. Çeşitli belgesel müzikleri de yazan sanatçı son piyano eserlerini “Beyazıt’ta Zaman” isimli albümde topladı. Aynı dönemde ilk senfonisi olan Senfoni Türk’ü de tamamladı. Bu eserinde senfoni orkestrası, mehter takımı, Türk müziği enstrümanları ve piyanoyu bir arada kullanarak, Türk Klasik müziğinde bir ilke imza attı. 2003 yılından itibaren bir ilke daha imzasını atarak, konserlerini konser salonlarının dışına taşıdı ve tarihi mekânlarda konser vermeye başladı.

 

NEDEN BAŞKA ENSTRÜMAN DEĞİL DE PİYANO?

Ben müzikle tanıştığım zaman henüz 4 yaşındaydım. Babam, Taşkent ilçesinde dünyaya geldi. Gençlik yıllarında ise felsefe okumak için İstanbul’a gitti. Ben, “olan hayırlıdır” diye düşünürüm her zaman. Benim hakkımda da hayırlı olan piyanoydu. Annem; müziği, tiyatroyu, sinemayı, piyano çalmayı çok severdi. Güzel sanatlara çok meraklıydı ve sanatın her dalıyla yakından ilgilenirdi. Zaten annemin ailesinde Enis Fosforoğlu, Belkıs Dilligil, Aliye Rona ve Ferdi Mehter gibi isimler vardı. Yine babam da sanatkâr, sanat ruhlu, şair ve yazardı. Bu yüzden ben sanatsal bir ortamda büyüdüm. Dünyaya geldiğim zaman evde zaten piyano vardı ve piyano sürekli elimin altındaydı. Ben 4 yaşındayken yeteneğim keşfedildi. Daha sonra aldığım eğitimler ile birlikte 16 yaşından itibaren profesyonel anlamda konserler vermeye başladım.

“Medeniyette sanat, müzik olmazsa olmaz…”

İnsanların zaman içinde sanattan uzaklaştığını, sanatın geri plana düştüğünü, sanatın bazı ideolojilere alet edildiği gibi evreler yaşadım hayatımda. Yani sanat, hayatımızda ne kadar ikinci ve üçüncü plana düşerse o kadar hoyratlaşıyoruz. İnsanoğlu için son derece önemli ve gerekli bir unsurdur sanat. Her insan bir enstrüman çalacak yada 16 yaşında konser verecek diye bir şart yok ama en azından her insan bir enstrüman hakkında bilgi sahibi olabilir. Yine sanata ve sanattaki akımlarla ilgili bir fikir sahibi olunabilir. Bunlar çok önemli şeylerdir ve bir insanı insan yapan değerlerdir. Osmanlı Sultanlarımızın hepsi sanatın bir branşında ileriye gitmiş ve eserler ortaya koymuş insanlardır. Sanatı anlayan, sanatı çok iyi bilen insanlardır. Medeniyetler böyle oluşuyor. Medeniyette sanat, müzik olmazsa olmaz.

“Türkiye’nin sanata bakış açısını hiçbir şeye değiştirmem…”

Türkiye’deki seyircinin sanata bakış açısını, dünyadaki hiçbir sanatsevere değişmem çünkü biz yeniliğe çok açık bir toplumuz. Biraz Amerikalı sanatsevere benziyoruz. Daha doğrusu Amerikalı sanatsever bizlere benziyor. Amerikalı sanatsever de yeniliğe çok açıktır. Mesela Avrupalı yenliği çok zor kabul eder. Hatta iyi bildiğimiz uluslararası eserler Avrupa’da ilk seslendirildiğinde yuhalanmıştır. Bu yüzden Avrupalı sanatçı bildiğini icra ettiği zaman anlamaya başlar sanatı. Oysa bizim seyircimiz Avrupa’daki seyirciler gibi değil. Bizim seyircimiz yeniliğe açıktır, yeniliği takip eder ve yeniliği sever. Böyle bir fark var arada ve bizler öndeyiz.

SİZCE PİYANONUN KÜLTÜRÜMÜZDEKİ YERİ NEDİR?

Piyanonun kültürümüzdeki yerinin Ney kadar olmasını isterim. Bütün çalışmam ve çabam da bunun içindir. Enstrümanlar arasında fark gözetmek, enstrümanlar arasına ayrım sokmak faşizmdir. Her enstrüman bir medeniyeti teslim eder. Her medeniyette insanla oluşur. Eğer siz bir enstrümanı yok sayarsanız bir medeniyeti yok saymış olursunuz. Bu da faşizmden başka bir şey değildir. Bu yüzden ben bir bağlama kadar, bir ney kadar piyanonun da bu topraklarda yaşatılmasını istiyorum ve bunun gayreti içindeyim. Aslında bunu Anadolu insanı çok iyi anlıyor. Örneğin ben sahneye kanunla, neyle, rebapla, kavalla, bağlamayla çıkıyorum. Anadolu insanı hiçbir tepki göstermeden konserleri zevkle izliyor ama batıya öykünen, batı medeniyetini her şeyin üstünde zanneden bir takım tipler ‘Bağlamanın, neyin ne işi var piyanonun yanında’ diyebiliyor. Dolayısıyla buradan kimin faşist olduğunu çok net görüyorsunuz. Bunu yapmamız lazım çünkü her enstrüman bir insanı temsil eder, her enstrüman bir insanın doğuşudur, her enstrüman bir medeniyeti temsil ediyor ve ortak bir amaç için gayret ediyorlar. Ortak bir amaçtan hareket ederek bir eser ortaya çıkarıyorlar. İşte demokrasi budur. Hepsi faklı farklı yerlerden gelirler, farklı şeyler söylerler ama bir uyum içinde hareket ederler.

“Piyano diğer enstrümanları anlamak için önemli bir anahtar…”

Enstrümanların her medeniyetiyle ilgilenmek çok keyiflidir. Daha doğrusu sanatın her dalıyla ilgilenmek gerekir. Elbette ki ney çaldığı zaman çok duygulanıyorum ama ben Ortadoğuluyum ve diğer enstrümanlarla da ilgilenmeliyim ve onları anlamalıyım. Bu yüzden piyano bunlar için bir anahtar. Yine ben eserlerimi Anadolu motiflerinden esinlenerek çalıyorum. İşte bu insanları çok cezp ediyor ve insanlar şunu anlıyor. Demek ki bir piyanistte uzun hava çalabiliyormuş.

KONSERLERİNİZİ NEDEN TARİHİ MEKÂNLARDA GERÇEKLEŞTİRİYORSUNUZ?

Ben, tarihi mekanları boşuna seçmiyorum. Mesela İstanbul Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde konser verdiğim zaman oranın sadece atmosferi için vermiyorum bu konseri. Ben insanlara diyorum ki “kitap çok az okuyorsunuz.” Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki konserim, kitap okuyun demektir. Yine Sirkeci Garı’nda ya da Haydarpaşa Tren İstasyonu’nda bir konser verdiğim zaman “bir millet için demir yolları çok önemlidir, demir yollarına daha çok ağırlık vermemiz gerekir” diyorum. Yine devlete, insanlara “treni öne alın, tren konusunda geri kalmayalım” diyorum. O mekanda verdiğim konser ile vermek istediğim mesaj bu oluyor. Kendimce bir mesaj veriyorum ve bu mesajlar algılanıyor. Mesela Hazreti Mevlana için bir eser yazdınız. Bu eserinizi çok güzel bir konser salonunda icra edebilirsiniz. Siz sadece eserinizi icra edersiniz ve insanlar sizi izlemeye gelir. Bu bir yoldur fakat benim yolum, bu yoldan daha zor. Ben Hazreti Mevlana için yazdığım eserimi, Mevlana Türbesi’nin önünde icra ederim çünkü insanlar onun o halini bizzat yaşasınlar istiyorum. Ama konser salonunda sadece hayal ederler. Tarihi mekânlarda konser vermeyi bu yüzden istiyorum. Tuluyhan Uğurlu konseri her zaman ikinci plandadır.

DİĞER SANATÇILARA GÖRE KENDİNİZİ ŞANSLI HİSSEDİYOR MUSUNUZ?

Diğer sanatçılardan kendimi şanslı değil de faklı hissediyorum. Şanslı hissettiğimi söyleyemem çünkü bu bir şans değil. Bu zor bir şey ve bunun branşı yok. Ben farklı ve zor bir şey yapıyorum. İnsanlara o duyguyu yaşatıyorum. O yüzden şans demeyelim buna, farklık diyelim. Tabii faklı olmak şanssa eğer evet, ben şanslıyım.

“15 Temmuz ile ilgili bir eser yazdım…”

Eserlerimi yazarken her şeyden ilham alıyorum, her şeyden etkileniyorum ama en çokta Anadolu medeniyetlerinden, Anadolu insanından, Anadolu insanının dik duruşundan etkileniyorum. Mesela 15 Temmuz gecesinde yaşadıklarımız… 15 Temmuz gecesi ile ilgili bir eser yazdım ve bu eserimi konserlerimde icra ediyorum ve icra etmeye de devam edeceğim. Anadolu’ya bir şey olursa dünyanın gerisi duman olur. Dolayısıyla Anadolu’daki bu dik duruş, insanların bu hali benim çok önemsediğim bir değer. 15 Temmuz gecesi aslında hepimiz bir Çanakkale kahramanıydık. O dik duruşumuzu hiçbir zaman unutmamak lazım.

Böyle şeyler ilgilendiriyor beni. Yani ‘bir kadına âşık olayım da ona dair bir eser  yazayım’ gibi bir düşüncem olmadı hiç.

“Pisili Sultan için bir eser yazacağım…”

Ben genelde tarihe var olmuş değerler üzerinde çalışıyorum. Mesela dün Pisili Sultan’a gittim. Pisili Sultan, muasır velilerden biri olan halkın Pisili Sultan olarak bildiği Pir Esad Sultan’dır. Pisili Sultan, kedilere olan düşkünlüğüyle, sevdasıyla bilinen bir velidir. Hatta kedisi ayak ucuna gömülmüş. Onun için de küçük bir eser yazacağım.

KONYA’YA HER GELDİĞİNİZDE NE HİSSEDİYORSUNUZ?

Konya’ya her geldiğimde aydınlandığımı hissederim. Yeni bir şey öğrendiğimi fark ederim. Aslında zamanı, Konya’dan uzak yaşıyorum ama Konya’da olduğum zaman burada daha fazla zaman geçirmem gerektiğini düşünüyorum. Konya’ya her geldiğimde yeni bir şeyler bulurum ve yeni bir şeyler bulurum kendimce. Konyalılar, bu şehrin kıymetini bilsinler.

KONYA’DA UNUTAMADIĞINIZ BİR ANINIZ VAR MI?

Evet, Konya’da unutamadığım bir anım var. Rebap ustası Edip Şeviş vardı. Çok önemli bir rebap üstadıydı kendisi. Onunla tanışmam çok enteresandır. Edip Seviş ile tanıştığım zaman 19 yaşındaydım ve Selçuk Üniversitesi’nde bir konserim vardı. Hatta Konya’ya gelip konser vermem için Selçuk Üniversitesi piyano almıştı. O piyano halen durur ve konserler verilir o piyanoyla. Konserimin sonunda Edip Seviş’i sahneye davet ettim. Elinde rebabıyla yüzlerce yıllık o bilgeliğiyle sahneye geldi ve o an bir doğaçlama yaptık kendisiyle. Daha sonra birbirimize eşlik ettik. 80 yaşındaki bir tarihle yüzlerce insanın önünde provasız bir şekilde sahnede konser verdim. Edip Seviş ile aynı sahneyi paylaşmak benim için büyük bir şerefti. Bu, Konya’da yaşadığım en güzel gündü ve o günü asla unutmayacağım.

“Hazreti Mevlana’ya giden yol Rebaptan geçer…”

Tabii ben daha sonra rebabı kendi müziğimde kullandım. Ayrıca Hazreti Mevlana’ya gidilen yol rebaptan geçer. Yani rebap anahtardır ney yakıştırılandır. Ama rebaptır asıl olan. Bakın, rebap özgürlüktür. Dağların bir tarafında rebap çalınırken diğer tarafında erhu çalınır. Erhu Çin’de çalınır, özgürlük sembolüdür. Bizde rebap, çalınır özgürlük sembolüdür. Bundan dolayı, rebap özgürlük çığlığıdır. Hazreti Mevlana’nın rebaba olan aşkı, sevdası da bu yüzdendir.

SON OLARAK GENÇLERİMİZE NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?

Gençlerin; evlerinin kapısının önünden başlayarak önce mahallelerini, sonra arka mahalleleri, sonra bulundukları ilçeyi, sonra yaşadıkları şehri, sonra yaşadıkları şehrin etrafındaki şehirleri ve derken ülkemizi çok iyi anlamaları ve öğrenmeleri gerekiyor. Bütün dünyayı çok iyi öğrenmeleri lazım çünkü dünyayı bilmeden hiçbir şey olmuyor. Kendi değerlerine sahip çıkmayan insanlar yok olup giderler. Tarih bu tarz insanların çöplüğüdür. Kendi memleketini başka insanlara, başka milletlere şikâyet eden insan çöplüğüdür tarih. Böyle hain insanlar çok var. Dolayısıyla gençlerimiz, tarihine ve değerlerine sahip çıkmalı. Kendi inançlarını bilecek ama diğer inançları da bilecek. Yine bu dünyada kendisi olan insanlar kazanıyor. Gençlerimiz kendileri olsunlar ve kendi eserlerini üretsinler.

 

Kader Eşiyok

© 2017 Tuluyhan Ugurlu Resmi Web Sitesi ·