Çocukluk yıllarımda Ramazan benim için pide demekti. Tüm bir yıl ekmek fırınlarının raflarında pidelerin görücüye çıkacağı günleri beklerdim. Okulum, piyano derslerim nedeniyle hiç pide kuyruğuna girip ellerim yanarak bu çok özel ekmeği eve taşımadım ama, fırınlardan gelen pide kokusu beni hala yıllar öncesine götürür. O ne müthiş bir kokudur, içinde sanki sadece bize özel bir şeyler gizlidir….

Ortaokul yıllarımda annemle birlikte Bebek’te Dereboyu Caddesinde önünde yemyeşil çimenler uzanan dairemizde, çevremizde eski İstanbullu, geleneksel yaşamları içindeki komşularımızla yalnız ama mutlu bir yaşamımız vardı. Ramazan boyunca tadımlık tabaklar gider gelir, komşuda pişenler bize de düşerdi. Annem orucunu aksatmadan tutar, bana cumartesi pazar günleri dışında oruç tutturmazdı. “Ben de oruç tutmak istiyorum” diye itiraz ettiğim zaman, kulağıma hemen Hoca Ahmet Yesevi’nin şu sözlerini fısıldardı: “Çalışmak ibadettir. Senin bu incecik omuzlarına yüklenmiş çok önemli görevlerin var, hele biraz büyü orucunu aksatmadan tutarsın” derdi.

Ramazan boyunca, okuldan sonra gittiğim Cağaloğlu’nda konservatuvardan çıkıp aceleyle otobüslere binip iner, mutlaka soluk soluğa ezan okunmadan eve girerdim. Annem küçük iftar sofrasının en önemli bölümünü benim için özel olarak hazırlar, buraya kendi elleriyle yaptığı çeşit çeşit reçeller, taze tereyağı, bulursa kaymakla bana özel bir iftar sofrası kurardı. Oruç tutmamış olsam da içimde hafif burukluk, yanında sıcacık pide dilimleriyle bu doyumsuz sofrada öylesine mutlu olurdum ki, bugün hala çok sıkıldığım zaman o sıcacık iftar sofralarını getiririm aklıma… 
               
Çocukluğumun ramazanları benim için bir başka yönüyle müzik ve ışık demekti. Annemin elinde hafta sonları Selatin camilerinin bulunduğu meydanlara gider, orada ışıklı mahyaları saatlerce seyreder, o muhteşem sesleriyle ezan okuyan müezzinlerin her Allah deyişlerinde sanki ışıkların daha da parlayarak göklere yükseldiğini hissederdim. O ezanlarla yıldızlar daha da parlar, ışıklı bir yolun içinde yürürdük.


Ramazanlarda annemle sık sık Eyüp Sultan’a giderdik. Bir lokantada orucumuzu açtıktan sonra Eyüp gezimiz başlardı. Ucuz ama bir çocuğun gönlüne işleyen buraya has oyuncaklara bakar, rengarenk dükkanlardaki şekerler, renkli yazmalar, dini kitapların arasında kaybolurdum. Eyüp Sultan’ın kabrini çevreleyen parmaklıklara el süren kadınları izler, ben de bildiğim tüm duaları okurdum. Kabirler, çeşmeler, dost bakışlı esnaf içinde yürür, bir yerlerde mola verir, binlerce kediden biri ile konuşur, bir insan gibi onlarla sohbet ederdim.

14 yıl kaldığım, kendimi tanımaya başladığım yalnız Viyana gecelerinde ise Ramazanlar bir başka yaşanırdı. Geceleri karanlık taş binaları ile daha da soğuyan bu yaşlı kentte hep yalnız yaşadım, kendi düşlerim içinde sabahlara kadar sokaklarda tek başıma gezdim ama Ramazan ayı boyunca zorunlu olarak yalnızlığa veda ederdim. Gurbette birbirine daha da yakınlaşan dostlar… Kimi zengin, kimi yoksul sofralar… Türkiye’den getirilmiş kahvaltılıklar, dualarla yapılan helvalar, hanımların açtığı böreklerle Ramazan keyfimiz sürer giderdi. Tek bir gece bile bana kalmaz, mutlaka iftar sofralarında dostlarla buluşurduk. Ertesi gün akademide erken dersim olmazsa sohbetler sahura kadar sürer ve öz vatanından uzakta olsa da dopdolu bir ay geçirirdim. Burada yaşayan Türkler, hatta zaman zaman başka ülkelerden gelen Müslümanlarla aynı sofranın başında toplanır, iftar sonrası demlenen çay eşliğinde yapılan sohbetlerle felsefi dünyamızı genişletirdik.

mde


Okul bitti, yüksek lisans bitti ve Türkiye’ye döndüm. Ankara’da geçen yedek subaylık günlerim benim için unutulmazdı. Asker ocağında Ramazan keyfi bir başkadır. Aşçılar iftar ve sahur için sanki başka bir aşkla yaparlar yemekleri… Yurdumun dört bir yayından gelen insanlarla bir bayram sevinci içinde oturulur her gece sofraya…

               
Ve sonra eğitim ve vatan görevi bitip döndüğüm ve artık hiç ayrılmadığım İstanbul… Çocukluğumun kenti, düşlerimi gerçekleştirdiğim dünya başkenti… Maddi ve manevi dünyanın zirvelerinde gezinen İstanbul…

               
İstanbul’a olan aşkımı anlattığım “Dünya Başkenti İstanbul” isimli eserimi yazdığım yıllarda günün birinde İstanbul camilerinin bu güzelliği mahyalarına taşımalarını isterdim hep. Bir gün Üsküdar’da bu mutluluğa eriştim. İki minare arasında ışıklarla DÜNYA BAŞKENTİ İSTANBUL yazıyordu. Benim düşlerim, duygularım ışık olmuş göklerde parlıyordu. Dakikalarca bakıp durdum bu ışıklı yazıya… Sonra gün gelip, tüm mahyalarda bu sözlerin yazılacağını hayal ettim… Sanat, sanatçı ve hayal birbirinden ayrılabilir mi?

               
İstanbul, dünyanın merkezi İstanbul… Bu kentte Ramazan yaşamak bir ayrıcalıktır. İstanbul Ramazanları bolluk bereket, ibadet, coşku demektir… Kent bir ay boyunca hiç uyumadan 24 saat yaşayacaktır. İftar saatinde İstanbul’da sanki zaman durur, kent sessizleşir. Nereye gitseniz bir küçük sofra hemen buyur edilirseniz. “Allah ne verdiyse”, elle bölünen sıcacık pideler, zeytin, peynir, hurma… Mevsimine göre meyveler…  Yüzlerde bir rahatlık, huzur…

               
Giderek daha içten kutlanan bu manevi ayın içinde erimek, manevi dünyanın devasa kollarının arasında kaybolmak… Sadece düşünceler arasında, bedeninizden kopup, hiç ağırlığınız olmadan göklere yükselmek… Sabaha kadar huzur içinde düşlerde yaşamak…

               
Bir anda Hazreti Pir’in türbesinin önünde dolaşmak, Hazreti Şems’e uğramak, ya da Türkistan’a kadar gidip Pir-i Türkistan, Hoca Ahmet Yesevi’nin güllerle çevrili türbesinin önünden ona seslenmek “Ben geldim” diye. Duyar mı, cevap verir mi bilemem ama, beni türbesinin önüne kabul edip burada piyanodan çıkan nağmelerle ona seslenişimi hatırlar mı, kim bilir? Sonra Kudüs’e gitmek, Mescid-i Aksa’da sabah namazı kılmak… Gün ışımadan Urfa’ya uçup, Hazreti İbrahim’i hissederek Balıklıgöl’ün yanında, belki de açık havada secdeye varmak…   

               
Yaş kemale ererken Ramazan’ın iftarların gölgesinden çıkıp Yaradan’la yakınlaşmak olduğunu hissediyorsunuz. Gün boyu evinizde kendinizle baş başa kalıp, geceleri İstanbul’un manevi dünyası içinde kaybolmak, kendini yargılamak ve tekrar düşünmek, düşünmek… Bir hastane kapısının önünden geçmek, ambulansların sesini dinlemek, hiç dikkat etmeden geçtiğimiz binlerce kabir arasında yürümek… Sonra kalabalıklar arasına karışıp, Sultanahmet’te çimler üzerinde oynayan çocukları görebilmek, gözlerindeki ışıltıyı içine çekebilmek… Süleymaniye’nin önünden geçip, yatsı ezanı okununca koşan insanların kalplerindeki çarpıntıya tanık olmak… İftar sofralarının ağır yükünü omuzlayıp, bir köşede karınlarını doyurduktan sonra sahur için hazırlanan lokantaların çalışanlarının yanında Ramazan’ı yaşamak…

               
Sabah ezanları okunurken, insanın en kutsal görevi, ekmek parası için yollara düşenleri görmek… “Şükür bu bayramı da görebildik” diyebilmek ve güçlü, şefkatli ve inançlı insanlar diyarı Anadolu’da yaşamak ve ölmek…

               
Ramazan dedik ve nerelere geldik… Herkese hayırlı Ramazanlar…

               
Sonsuza kadar sizlerle…

               
TULUYHAN UĞURLU
09 Mayıs 2018/İstanbul Çengelköy
Bu yazı Lacivert Dergisinde yayımlanmıştır.

© 2019 Tuluyhan Ugurlu Resmi Web Sitesi ·